KENDİNE KARŞI DÜRÜST OLMAK!!!
02 Mart 2026, 21.13 A- A+İnsan olmanın en temel gerçeği belki de şu: Hepimiz, hayatımızın belirli dönemlerinde kör noktalar geliştiririz. Bu kör noktalar bazen aşırı idealizmden, bazen travmalardan, bazen de aşırı okumadan, aşırı inançtan doğar. Don Kişot tam da bu kör noktanın ete kemiğe bürünmüş hali. La Mancha’nın yaşlı, yalnız, alt tabaka soylusu Alonso Quijano, şövalye romanslarını o kadar çok okur ki, bir gün uyanır ve kendini gezgin şövalye ilan eder. Adını Don Kişot de la Mancha koyar, eski beygirine Rocinante der, komşu köylü kızı Aldonza Lorenzo’yu idealize edip Dulcinea del Toboso yapar ve yola koyulur. Dünyayı kurtarmaya, mazlumları korumaya, adaleti sağlamaya… Ama gördüğü her şey onun hayal dünyasının filtresinden geçer: Yel değirmenleri dev olur, koyun sürüleri ordular, hanlar şatolar, fahişeler soylu hanımefendiler…
Bu hatalar zinciri komik midir? Evet, başta öyle görünür. Romanın ilk bölümlerinde okuyucu kahkahalarla güler. Ama sayfalar ilerledikçe gülüşümüz buruklaşır, hatta yerini hüzne bırakır. Çünkü Don Kişot’un “deliliği” aslında çok insani bir şeydir: Gerçekliği kabul edememek, hayal kırıklıklarından kaçmak, anlam arayışında aşırıya kaçmak. Cervantes burada sadece şövalye romanlarını parodileştirmiyor; insan ruhunun kırılganlığını, inatla yanlışta ısrar etmenin trajikomik yanını gösteriyor.
Peki asıl mesele nerede başlıyor? Romanın sonunda.
Don Kişot, sayısız macera, dayak, aşağılanma, alay ve yenilgi sonrası ağır hasta yatağa düşer. Ve o anda, mucizevi bir şekilde aklı başına gelir. Artık yel değirmenlerini dev olarak görmez, Dulcinea’yı bir köylü kızı olarak hatırlar, kendini Alonso Quijano olarak tanır. Şövalye romanlarından nefret ettiğini söyler, o hayallerin onu nasıl aldattığını itiraf eder. Pişmanlık duyar, tövbe eder ve akıllı, dindar bir Hıristiyan olarak ölür. İşte tam burada o meşhur cümle devreye girer: Hata yapmak insani, hatta kaçınılmaz; ama hatayı fark edip geri adım atmak, asıl olgunluk ve cesaret göstergesidir.
Cervantes’in kendisi de bu temanın yaşayan örneğidir. Hayatına bakalım: Lepanto Deniz Savaşı’nda sol elini kaybeder (ama sağ eliyle yazmaya devam eder), Cezayir’de 5 yıl esir kalır, defalarca kaçmaya çalışır ama başarısız olur, döndüğünde yoksulluk, vergi memurluğu yaparken hapse girer, ailevi sorunlar… Hayat onu defalarca yere serer. Ama Cervantes pes etmez; o yenilgileri, esareti, hayal kırıklıklarını kaleme alır ve modern romanın temelini atar. Don Kişot’u yazarken hem kendi “hatalarını” hem de insanlığın kolektif yanılgılarını işler. Yani Cervantes, Don Kişot’u yaratarak hem alay eder hem de saygı duyar; çünkü o “deli” aslında en saf, en idealist halimizdir.
Günümüze dönersek: Bugün sosyal medyada, siyasette, ilişkilerde, kariyerlerde insanlar inatla yanlışta ısrar edebiliyor. Bir fikre, bir lidere, bir ilişkiye, bir ideolojiye öyle bağlanıyorlar ki, gerçekler suratlarına çarptığında bile kabul etmiyorlar. “Geri adım atmak” zayıflık gibi görülüyor. Oysa tam tersi: Geri adım atmak, kendine karşı dürüst olmaktır. Don Kişot’un son nefesinde yaptığı gibi, “Ben yanıldım, bu yol beni buraya getirdi ama artık dönüyorum” diyebilmek, büyük bir içsel zaferdir.
Hatalar dönemseldir, insanlık hali böyledir. Önemli olan, o dönemi kapatıp yeni bir sayfaya geçebilmek. Cervantes bize şunu öğretir: Hayal kurmak güzeldir, idealizm güzeldir; ama hayal ile gerçek arasındaki dengeyi kaybedince ortaya çıkan trajikomedi, ancak kendini düzeltme cesaretiyle anlam kazanır.
Belki de hepimiz biraz Don Kişot’uz; yel değirmenleriyle savaşıyoruz. Ama umarım çoğumuz, son dakikada da olsa, aklımızı başımıza toplayıp “Alonso Quijano” olarak huzurla veda edebilecek kadar olgunlaşırız.


YORUMLAR