gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

KAĞIT KESİKLERİ

09 Mart 2026, 02.34
A- A+


Görünmez ama acıtıcı. Mutluluk da üzüntü de aynı geçicilikte: bir an keser, sonra izi solar.

Elinize aldığınız ince bir kâğıt. Zararsız görünüyor, neredeyse şeffaf. Parmak ucunda usulca kayıyor, fark etmiyorsunuz bile. Sonra birden o keskin, beklenmedik sızı. Küçük bir çizik, çoğu zaman kan bile çıkmıyor. Ama o anda bütün dikkatiniz oraya toplanıyor. Sanki bedeninizin tamamı o minicik yaraya odaklanmış gibi. Acı, böylesine ufak bir şey için orantısız derecede büyük geliyor. Neden bu kadar yakıyor ki?

Çünkü derin değil, yüzeysel. Tam sinir uçlarının en hassas olduğu yerde. Derin bir yara kanar, zamanla kapanır, iz bırakır ve unutulur. Kağıt kesikleri ise öyle değil. Yüzeyde kalır, hemen geçmez, her dokunuşta kendini hatırlatır. Su değdiğinde yanar, sabun değdiğinde ateş olur, hafif bir rüzgâr estiğinde bile sızlar.

Hayat da tam buna benzemiyor mu? Küçük anlar, küçük sözler, küçük bakışlar, ufak ihmaller… Bir “seni anlıyorum” yerine gelen soğuk bir “hmm”. Bir mesajın okunup cevaplanmaması. Randevuda dakikalarca bekletilmek. Bir dostun “yoğunum” deyip aylarca ortadan kaybolması. Sevgilinin “bir şey yok” derken gözlerini kaçırması.

Bunlar bıçak yarası değil. Kan yok, kemik kırığı yok, acil servise koşulmuyor. Ama her biri bir kâğıt kesik. Tek başlarına önemsiz görünüyorlar, ama biriktikçe ölümcül hale geliyorlar. Yavaş yavaş, farkına varmadan kan kaybediyorsunuz.

Mutluluk da aynı kırılganlıkta. Bir gülümseme, içten bir sarılma, “seninle olmak güzel” cümlesi… Bir anda içinizi ısıtıyor, dünyayı altın rengine boyuyor. Ama o sıcaklık da çabuk dağılıyor. Ertesi gün aynı kişi aynı cümleyi söylemiyor. Ya da söylüyor ama ses tonu farklı. Coşku solar, geriye hafif bir sızı kalır: “Neden dün gibi değil?”

Acımasız gerçek şu: En derin mutluluklar da en keskin acılar da aynı yüzeysel doğaya sahip. İkisi de anlık. İkisi de geçici. İkisi de iz bırakıyor, ama kalıcı değil.

Kağıt kesiklerinin en zalim yanı ne biliyor musun? Onları küçümsemek. “Bu mu yani? Kan yok ki, geçer” demek. Ama geçmiyor. Birikiyor. Bir gün elinizi yıkarken anlıyorsunuz ki parmak uçlarınız hissizleşmiş. O kadar çok minik kesik almış ki sinirler artık tepki vermiyor. Duyarsızlaşmışsınız. Ne acıya ne sevice.

Çözüm ne peki? Onları küçümsememek. Küçük acıyı da küçük sevinci de adlandırmak. “Bu beni üzdü” diyebilmek. “Bu beni çok mutlu etti, teşekkür ederim” diyebilmek. Yoksa hepsi sessizce birikir, görünmez yaralara dönüşür. Bir sabah uyanırsınız ve ne acıyı ne sevinci hissedebildiğinizi fark edersiniz. Her şey griye dönmüştür.

Kağıt kesikleri bize şunu öğretir: Hayatın en büyük yaraları genellikle en sessiz olanlardır. En büyük mutluluklar da öyle. İkisi de aynı anda gelir, aynı anda gider. Ama iz bırakır. O izleri taşımak, onlarla yaşamak, hatta o izleri biriktirip bir hikâyeye dönüştürmek… İşte asıl mesele orada.

Çünkü insan dediğin, binlerce görünmez kâğıt kesikle dolu bir kâğıt parçası değil midir zaten? Her dokunuşta biraz yırtılan, her sarılmada biraz onarılan, ama asla tamamen tamir edilmemiş kalan.

Yine de… o yırtıklarla bile hâlâ dokunabiliyorsan, hâlâ hissedebiliyorsan, hâlâ “bir daha” diyebiliyorsan… O zaman o kesikler boşuna değil. Onlar seni sen yapan şeyler. Geçici, acıtıcı, görünmez… ama tamamen sana ait.

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın