gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

GÜN 2423 SAYFA 21-22

26 Ağustos 2019, 06.33
A- A+




Bir şey söyle, sensizliğim susadı...
Gün pazar, aklım pazartesi. 
Seni yine 3-5 satıra sıkıştırıp içime çeke çeke yazıyorum. 
Bildiğin gibi, bu aralar salya sümük hayat, kelimeler yorgun, cümleler anlamsız. 
Boş gözlerle alık alık bakıyorum ortalığa. 
Gelip geçen nefese tutunuyorum da, oturup kalan aşka uzanamıyorum.  


Ahmet, kardeşi ve yaşadığı köyden gençlerle beraber savaş zamanı ayaklarında kara lastikleri, 
sırtlarında el örgüsü kazakları, sıkıca başlarını yüzlerini sardıkları kaşkolları ve ikisine 1 hafta 
yetecek azıkları, 2 ibrik sularıyla yola düşüp, dağ tepe geçip onları cepheye götürecek birliğe teslim olduktan sonra, henüz tutmasını bile yeni öğrendiği silahıyla cephe yolunda karşılaştıkları 
çetecilerle çatışmaya girip yaralanmış. Bir samanlığa saklamışlar, gitmişler bizden biri gelir bulur 
duasıyla.

Bir Ermeni ustası bulmuş Ahmet'i, almış evine götürüp bakmış haftalarca. İyileştirmiş. Henüz 15 yaşındaymış. Ustanın 13 yaşındaki kızından öğrenmiş, köylük yerde okumasan da olur derken  öğrenebildiğinden fazla okumayı yazmayı. Cepheye yolcu ettiği kardeşini orada beklemeye 
karar vermiş. Zaten, gidecek yeri de yokmuş ya. Dönüşte nasılsa buradan geçecekler diyerek 
beklemiş, beklemiş...

Hem koruculuk, hem korumalık yapmaya başlamış gelip geçen tüccarların kısa yolculuklarında ve     kardeşinden umudunu da gömmeye başladığı yeni şehri ve köyünde. Yıllar geçmiş. Ahmet ve Rozin birlikte büyümüşler. Aynı konakta, aynı sofrada. Her akşam onu vurulduğunda sakladıkları samanlığa gider, kapısının önüne kilimini serip, üzerini sıkıca örterek yarı uyur yarı uyanık beklermiş sabaha 
kadar. Her gün yeni bir yenilgiyle ama umudunu kaybetmeden dönermiş. Onu Rozin karşılarmış içine bir parmak bal çalınmış sıcak bir süt bardağıyla. 

Rozin iyice serpilmiş. güzel bir kız olmuş, kalbi çırpına çırpına dolaşırmış ortalıkta. Aşıkmış.
Oysa Ahmet hep kardeşim diye bakmış, belki de Ustaya minnet duygusuyla.

Gün gelmiş Ustaya gitmesi gerektiği söylenmiş. Öylece, herşeyi bırakıp. Bir at arabası ayarlanmış.    taşıyabilecekleri birkaç eşya, biraz yiyecek. Usta, bakkala, dişçi olan berbere bir kaç tüccara daha  uğrayıp varsa borçlarını ödeyip, helalleşmiş. Ahmet'in yanına gelip; 

"Evlat, biz gidiyoruz. Büyüklerimiz böyle istedi. Giderken yolda bir şey olmazsa, varabilirsek yeni         topraklarımıza bizim için her şey yeniden başlayacak. Bizim yaşımız geldi. 
Ama Rozin daha genç, birlikte büyüdünüz, birbirinizi seviyorsunuz biliyorum.O, seninle kalsın" demiş.

Ahmet mahcup, ustasının eline kapanıp öpmeye çalışmış. "Bana gönül koyma ustam, Rozin benim   bacım, ben ona hiç başka gözle bakamam, dersen ki tamam bacındır onu koru kolla başımın üstünde yeri var ama buralarda siz olmadan ona da rahat vermezler bana da. 
Sizinle gelmesi hayırlısıdır" demiş. Biraz da utanarak!

Usta hak vermiş Ahmet'e, sıkıca sarılmış. Yıllardır yanında olan, aş, iş verdiği ailesini 
teslim ettiği delikanlıya gözlerindeki yaşı saklayarak. Ahmet ise kendisine yeniden hayat veren, aile 
olan bu güzel insanları yolculamak üzereyken, sonrasında ne yapacağını bilmeden sağa sola 
koşturup eksik var mı, başka ihtiyaç olur mu diye etrafta dolaşıp her şeyin tamam olduğuna karar 
verdiğinde silahını eline alıp, bir korucu arkadaşıyla atlarına atlamışlar yanlarında yolculuk yapmışlar bir süre.

Kaçmaya çalışsa da Rozin'in ağlayan gözleri, araba bozuk yollarda çukurlara girip çıktıkça hafif hafif dalgalanan saçları, oynadıklarında sürekli sıkıp durduğu burnu, yanaklarından hiç eksik olmayan 
kızarıklığı her adımda beynine kazınıyormuş.

Sonrasını Yusuf aga şöyle anlatır;
Ahmet artık durup, giden arabanın arkasından el sallarken atından indi, yolun ortasında yere oturup araba gözden kaybolduğunda hıçkırıklarla ağlamaya başladı giden ailesinin peşinden. Saatlerce hiç kımıldamadan. Sesimi çıkarmadan tütünümü sarıp içerken bekledim. Eve döndüğümüzde, konağın   kapısından girip avlusundaki tulumbadan su içti. Rozin aklına gelmiş.

Bana döndü; olsaydı sıcak sütümü getirir, usta da kızarmış gibi bırak şimdi sütü sofraya gel derdi 
arkasından seslenerek diye söylendi...

Kendi odasına geçti. Bir çuvala eşyalarını doldurup çıktı, kapıları kilitledi. 
Bakkala uğradı hala umudunu kaybetmediği kardeşine not bırakıp helalleşti. 
Sarıldık, nereye gideceğini sordum, bilmiyorum deyip atına atladı. Nereye gideceğini bilmeden yola 
düştü, önünden geçerken son kez durup konakla da vedalaşarak gitti. Sonra haber salmış bakkala, nerede olduğunu söyleyip bir de mektup bırakmış yeniden kardeşi için.

Bir kaç yıl sonra Ahmet artık 28 yaşındayken ve ailesinden, kardeşinden haberi olmadan yeni 
bir yerde yaşamını sürdürürken. Eski köyünün bakkalından bir mektup gelir. Ve içinde bir mektup 
daha vardır. Rozin'den... Ahmet heyecanlanır,

"Ahmet, babamı ve annemi kaybettim. 
Biz buraya gönderdiler ama burada daha da yabancıyım ve dünyada senden başka akrabam 
kalmadı. Eğer sen gel dersen ben buradan çıkıp yanına geleceğim. Senin yanında kendi toprağımda yaşamak istiyorum, diye yazmış.

Gözünün önüne gelir yolculadığı an. Hemen mektup yazar, yazar da yazıldığı kadar hızlı gitmez 
mektup. Bekler aylarca ne gelen vardır, ne yeni bir mektup. Ahmet artık dayanamaz elindeki 
mektubun üzerindeki adrese gitmeye karar verir. Biraz para biriktirir, her şeyi ayarlar ve yola çıkar.   Yabancı bir memlekette, dilini bile bilmeden Rozin'i nasıl bulacağını düşünmek ancak aklına gelmiştir. Haftalarca dolaşır. Gittiği her kapıdan boş döner, kardeşi aklına gelir talihsizliğine hayıflanır.

Gece, Türkiye'den dönmüş birinden kiraladığı bir göz odada otururken kapı çalar hızlı ve sert 
bir şekilde, Ahmet önce sakladığı bıçağını alır eşyasının arasından sonra kapıyı açar. Odanın 
sahibidir gelen, telaşla birşeyler söyler, Ahmet anlamaz. Şaşkın şakın bakar adamın yüzüne. 
Adam söylediklerini tekrarlar. Ahmet adama çarparak hızla çıkar kapıdan koşmaya başlar, adam da   arkasından bağıra bağıra yetişmeye, bir taraftan da adres tarif etme çalışır. Bir binanın önüne gelir 
dururlar. Adam yanında yürürken yeniden konuşmaya başlar. Ahmet duymaz bile neredeyse, hızlı 
adımlarla merdivenleri çıkar bir kapının önünde dururlar. Kapı açıktır içeride 2 tane küçük çocuk, 
yaşlı birkaç kadın ve Ahmet yaşlarında biri daha vardır. İçeriye girer, başıyla selam verir içeridekilere.

Onunla gelen ev sahibi, içeridekilere Ahmet'le ilgili bir şeyler söyler. 2 çocuk Ahmet'in yanına gelip elini tutarlar, hemen sağ taraftaki odaya götürürler. Rozin'in yanına. 

Ahmet durur, bakar bir süre mektubu okuduğunda ne çok özleyip sevdiğini anladığı kadına. Yıllar 
sonra hiç değişmemiştir Rozin. Çocuklar ellerini çekiştirdiğinde kendine gelir. Yaklaşır, yatağın 
kenarına oturur. Sevdiği kadının yüzünü avuçlarının içine alır, alnını öper. 
Ve Bir feryat kopar Rozin diye... 

Sonrasında Ahmet çocuklar iki yanında döner memleketine. Yol boyu konuşmaz, yemez, içmez. 
Çocuklar gözlerinin içine bakar. O bakamaz. Çok sonraları öğrenir bir çok şeyi. Rozin evlenmiş, 
annesi ve babasından sonra eşini de kaybetmiş. Mektubu yazdığı sıralarda koca bir boşlukta, kendi de hastalıkla uğraşırken 2 çocuğunu büyütmeye çalışmış. Sığınacak bir yer aramış ve bulacağından çok umudu olmasa da tek akrabam dediği Ahmet'e ulaşmayı denemiş. Ahmetin cevabı geldiği 
sıralarda, değil mektup yazmak artık kımıldayacak hali yokmuş Rozin'in, çaresiz kalmış öyle.

Ahmet bir taraftan çocuklara kendi çocuğuymuş gibi bakıp büyütüp onların acılarını dindirmeye 
çalışırken, diğer tarafta yakın dostlarıyla sohbetlerinde içindeki depremi; Orada kaldığım sürede neredeyse burnumun dibindeymiş Rozin ama ben bulamadım. Eğer bulsaydım belki de o şimdi hayatta, 
yanımda olurdu diye tekrar eder dururmuş. Tüm yolculuk boyunca da bunun 
suçluluğuyla  susmuş der dinleyenler

Yani sevgilim;
Bir şey söyle,Sessizliğim susadı...







YORUMLAR

27 Ağustos 2019, 22.01

Yaşım 40'a dayanmaya yakınken Kafka'nın bir sözünü daha ciddiye alsam mı diye düşünüyorum; hani şu, ''ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çokta ciddi değildir aslında'' dediği...

hiç bir sebep
hiç bir özür
hiç bir bahane gibi mesela...

Çünkü yaşamak denen şey bu kadar ciddi bir iş de olsa, insanın avuçlarında göz ardı edemeyeceği sebepleri de dursa sonunda yaşayacağı pişmanlığın büyüklüğü bu kadar ortadayken  aynı yerde saymak hiç de akıl karı değil gibi. ama işte ille yaşayıp da göreceğiz. düzen böyle kurulmuş sanki.

Ahmet'e üzüldüm. Şimdi sevdiği kadın burnunun dibinde olduğu halde O'nu bulamayışının suçluluğuna susuyor kimbilir çok sonra da O'nun gidişine susmasının, içinde taşıdığı duygulara susmasının suçluluğuna susacak belkide. ikisi de ağır.

Keşke insan hayatı bir kere olsun başa sarabilseydi.

Başka bir günde başka bir sayfada belki...
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın