gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

SUÇ ve CEZA

25 Mart 2021, 19.33
A- A+

"Suç ve ceza" kavramı semavi dinler açısından yasak ağacın meyvelerinin [bazı kaynaklarda bilgi ve ölümsüzlük verdiği vurgulanan] Adem ve Havva tarafından yenilmesiyle başlar. Suç, Tanrı tarafından yaklaşılmaması emredilen ağacın meyvelerinin şeytanın sözüne kanılarak yenilmesi, ceza ise cennetten kovularak bir müddet sürgün veya hapis hayatının yaşanacağı yeryüzüne gönderilmektir. Bu konuda iki ilahi kitapta geçen ifadeleri anımsamakta fayda var:


“Şeytan, ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de: "Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır" dedik.” (Bakara; 36)


16- Tanrı kadına,“çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” 17- Tanrı Adem'e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için, Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. 18- Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. 19- Yaratılmış olduğun toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.” (Tekvin;3)


Thomas Cole’un “Expulsion from the Garden of Eden” eserinde nefis bir şekilde resmedilen bu şiddetli ceza, Adem ve Havva’nın doğal ortamlarından kopartılıp bambaşka, yabancı, hoyrat bir dünyaya gönderilmeleri açısından bir sürgün, aynı zamanda türlü zorluklar içinde yaşam sürmek zorunda oldukları bir hapishane nevinden ele alınabilir. Bu zorluklar henüz ilk adımda başlar. Adem ve Havva’nın çocukları ve sonrakiler için de geçerli olan zorlu bir hayattır bu… İsmet Özel'in “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız” sözlerini, inisiyatik açıdan bu sürgüne/hapishaneye atılan ilk adım olarak ifade etmek mümkündür.


Mutsuzuz, çünkü olmamız gereken yerde değiliz… Yaşamımızda tatmin bulamıyoruz, çünkü hiçbir başarı, zafer, üstün olma hissi ve benzeri kazanımlar, içimizdeki eksikliği –küçük anlar dışında- gideremiyor. Öyle bir ceza ki bu, tam bir hedefimize ulaştığımızı düşünüp bundan dolayı keyif duyacakken, kısa zaman sonra bir keyifsizlik hakim oluyor içimizde. Tıpkı Yunan Mitolojisindeki Sisyphos gibi sıfırdan başlamak zorunda kalıyoruz her şeye ve her türlü şeye. Hayatımızda eriştiğimiz her zafer, içine sıkıştığımız bir odadan zorlukla da olsa çıkmayı başarmak gibi ve fakat labirent içindeymiş hissini uyandıran bir başka oda çıkıyor karşımıza ve sonra bir yenisi. Güneşi görmek yasak, ceza gereği... Tanrı tarafından verilen müebbed hapis cezası bu hapishaneden çıkmamıza müsaade etmiyor. Platon’un Devlet’inde geçen Mağara Alegorisine atıfta bulunacak olunursa, aslında bu dünya, sırtları güneşe gelecek şekilde ayakları ve başları zincirli insanların duvara yansıyan gölgelerden ötürü mutluluk, hiddet, sevinç veya hüzün duydukları bir sahtelikten ibaret sayılabilir. Gerçekten, olması gereken hayattan çok uzak.


Bu noktada ümitsizliğe kapılır insan. Çünkü kaçamamaktadır hapsolduğu bu makro cezaevinden. Her ne kadar en başa dönecek olursak, Adem ve Havva’yı ayartan Yılan’ın “o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” (Tekvin, 3:5) sözleri hemen herkesi suça teşvik ettirecek bir güce ve etkiye sahipse de, bu durum içine düştüğümüz (u)mutsuzluk ve isyan hissinden alıkoyamıyor bizi.


Kaçmanın yegane yolu ise ölümdür. Bu nokta enteresanlık içerir çünkü bizzat ölümü seçmek de Hâkim tarafından yasaklanmış ve suçun cezai yaptırımı belirlenmiştir. O zaman da kaçmak isteyen kişi kabul edilebilir/mazur görülebilir hatta duruma göre teşvik edilen bir fiil olan Tanrı için ölme yoluna başvurur: Tapınak Şövalyeleri’nin kurucusu St. Bernard, yıllarca Haçlı Seferleri için savaşacak insanları bu yönde etki altına almak için çabalamıştır. İslam dininde yer alan "şehitlik" veya Hıristiyanlıktaki "martyr" kavramı. Kesinlikle barışçıl bir yapısı olan Budizmde savaşçı rahiplerden oluşan Shao Lin tarikatinin varlığı, Hinduizmin kutsal metinlerinden Bhagavad Gita’daki [Kşatriya övgüsüyle de olsa] savaşa sempati duyulduğunu hissettiren ifadeler, hep Yüce/İlahi bir kavram için bu hayattan, yani hapisten, sürgünden kurtulmak için öne sürülen argümanlar olarak düşünülebilir. Kelt geleneğindeki Valhalla inancı ve savaşta hayatını kaybetme konusundaki “Ölüm bir zaferdir, çünkü ruhun kurtuluşudur” öğretisini de bu paralelde ele alabiliriz. Bu ödevi hazırlayan kişi, dini nedenler taşıyan veya siyasi-ekonomik sebeplerin topluma dinsel bir kılıfa büründürülerek sunulduğu savaşlarda can vermekten geri durmayan insanların, aslında önlerinde patlak veren savaşı bu dünyadan kurtulup ait oldukları ortama, cennete, Tanrı’nın yanı başına dönmek için yürümeleri gerektiğini inandıkları bir yol, aynı zamanda sürgünden bir kaçış olarak kabul ettiklerini düşünmektedir. Amaç üstün gelmek, ganimet toplamak, kan dökmek değil, aslında ölmektir. Günümüzde bunun en uç örnekleri olarak dinî terörizm gelmektedir ki, ne kadar yanlış, kabul edilemez ve sapkın bir metod olsa da aslında gaye seleflerinkiyle aynıdır: Hâkim tarafından izin verilen bir eylemde ölmek ve sürgün formundan sıyrılıp kurtulmak.


Dünyanın bir sürgün/hapis olduğu varsayımından hareket ettikten sonra, intihar olgusu üzerinde de biraz durulmasında fayda var. Gazetelerin 3. sayfa haberlerine konu olanlar dışında, kişinin “ait olmadığı” yere duyduğu tahammülsüzlüğün had safhaya varmasıdır intihar. Devasa bir boşluk vardır insanın içini ve dışını kaplayan. Hiçbir şeyin ortasında yapayalnız olduğunun bilincindeki birey, aidiyet hissini tümüyle yitirmiştir. Bu noktada yabancılaşma kavramı ile karşı karşıya kalırız: Marx’ın “Bir benliğin kendi kendisinden kendi faaliyeti vasıtasıyla yabancılaşması” şeklinde ifade ettiği kendi kendine yabancılaşma [Self-Alienation] kavramı, aslında Adem ve Havva’nın yasak ağacın meyvesine ellerini uzattıkları anda başlamış bir süreçtir. Bu itibarla kendi kendine yabancılaşma sürecinin sürgün hayatındaki son uzantısı da intihardır. Bu konuda sayılması mümkün çok sayıda örneği bir tane ile sınırlamak için Dostoyevski’nin Ecinniler’indeki Krilov karakteri üzerine vurgu yapmak yeterli olacaktır.


Sezai Karakoç’un Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine şiirinden alıntılanan aşağıdaki mısralar, aslında dünya hayatının nasıl bir ceza yeri olduğuna dair en kısa ve öz ifadelerdir:


“Senin kalbinden sürgün oldum ilkin.
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği.
Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim.
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim”

YORUMLAR

26 Mart 2021, 09.12
Elma, kadın, şeytan :) Dünya, evrenin cehennemidir belki de, diyordu birisi, şimdi hatırlayamadım kimdi, bakmaya da üşendim :) Bütün cehennemlikler dünyaya atılmış. Fakat gerçekten böyle olsaydı, yani dünya sadece mutsuzluktan ibaret bir yer olsaydı, herkes ölmek isterdi. Mutsuzluğun yegane temeli yine insan. Biz dilersek dünyayı cennet yapabilirdik ama yapmamayı tercih ettik. Ne kadar bu dünyada çile çeksek de yine de yaşamak istiyoruz. İstemiyor muyuz? :) Bilinçaltında ölmeyi istiyor olmak mı yani şimdi örneğin bir intihar bombacısını tetikleyen, yüreklendiren sebep? Ve insan bunun farkında değil, bilincinin üzerine çıkaramadığı için?? O zaman cennet vaadinin hiçbir önemi olmazdı ama öyle değil mi. Bence mutsuzluk insanın kendiyle olan problemi. Dünyada başımıza gelen şeyler, çok uç olaylar olmadıkça sıradan. Hepimiz yaşıyoruz o sıradan olmasa da sırası gelen acıları. Gayrısı içindeki boşluğu ne kadar doldurabildiğinle alakalı; ne kadar yetinebildiğinle, ne kadar yetinemediğinle... Ben sadece yağmuru izlemek, toprağın kokusunu duymak, sırtüstü suyun üzerine uzanıp gökyüzüne bakmak için bile ölmek istemiyorum şahsen. Felsefe çok şeye kadir, fakat gerçeğin ötesinde hiçbir şey yok.
26 Mart 2021, 11.14

Öncelikle belirteyim ifade biçimi ve argüman seçimini çok beğendim. 
Demek istediğim şeyi doğru mu ifade eder emin değilim ama yine de yazacaģım:insanda gerçek bir sohbet yaratma isteği uyandırıyor. Yani içinde ses mimik beden dili olan gerçek bir sohbet. 

Yazdıkların üzerinde daha uzun cümleli yorum yapma hakkımı saklı tutmakla birlikte, senin anlatmak istediğinden bağımsız olarak biraz da, Tanrı egoizmi düşüncesini getirdi aklıma okuduklarım.

26 Mart 2021, 13.31
Pekala, uzun yorumdan önce Allah'a, sonra da Eylül'ün hoşgörüsüne sığınırım:) Yazının tabiatı gereği kısa tutulabilemez bir yorum olacak. 


İnsanlar dünyada kendilerini cezalılar olarak görürken, birebir olmasa da bunu kanıksamayı kendilerine başartan en yakın teknik sanırım Stockholm Sendromudur. Meşruluğa layık olmak için suça, suça 'layık' olmak için cezalara, cezalardan sağılacak iyiye yönelim yetisini hatırlatmak için ise böyle eşsizce ödüllendirildiğini gördüğünde insan tam bir bağımlı oluyor bu durakların her birine.


Hem, Tanrı kavramının gerçekliğinden emin olmasına rağmen yönünü ve yüzünü o inançtan çevirenlerin, hem de Tanrı'nın tümden uydurma olduğunu düşünüp o duvara yaslanmayı reddedenlerin bunu yapmalarındaki gerekçe de aslında Stockholm sendromuna karşı olan dirençlerindendir. Ne acayip di mi.


Kendisine yakın ve uzak tutmak istediği insan gruplarını aynı teknikle yönlendirmeyi başaran o akıl gerçekten inanılmaz. Akıl kavramının, mükemmellik ve büyüklük tanımının boşa çıktığı bu potansiyel karşısında, insanlar onda ya bir parça olmayı ya da onunla rekabete girmeyi aynı oranda bir ayrıcalık/seçilmişlik olarak görüp uyguluyorlar. Tamamen zıt kutuplarda dünyayı çekilir kılmaya çalışan bu iki cezakâr grubun tam olarak merkezlerinde onlar tarafından eşit paydalarla kendisini düşündürtmeyi başaran başka bir fenomen yok. İnanılır gibi değil. İdrakin tamamen boşa çıktığı, mantığın anlamını yitirdiği bu enerji karşısında insanlık tarihçesi onu düşünüp yazmaktan kendisini alamamış. 

İnsana hoş ve kötü gelen bütün eylemleri direkt kendi enerjisinden türetmeyi, her bir kötülüğün ve güzelliğin sonucunu öğrenmek için merak şehvetini altın oranla insana zerk etme normunu (buna başarı demek bile doğru tanım değil bence.tabiiliği olabilir belki) karşısında kendimi gerçek bir aptal olarak görme imtiyazımı iliklerime kadar yaşamak, diğer insanları bilmem ama şahsen benim için bulunmaz bir ayrıcalık. 

Güneşi görmemizin yasak olduğu fikrine ise katılmıyorum. Güneşi = umut olarak idrak ediyorum. İnsan bu ya. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez diyen iflah olmaz fırsatçılarız. Aklımıza vicdanımıza huzur verdiğine inanmadığımız hiçbir iyiliği sürekli sürekli yapmayız. 

Sadece kendi öznelliğine özgü inşa ederek bize tercihlettiği o enteresan iyilik gerçekliğinden neden vazgeçmemiz gerektiğini bize ara sıra gösterdiği güneş ışıklarından zaten biliyoruz. Labirentler var evet. Ama hepsi de birbirlerini ya çok sıkıcı ya da çok eğlenceli olarak unutturur bize. Bizler, önceki kasvetlerimizin ve eğlencelerimizin bunakları olmak zorundayız. 


Unutmamakta ısrar ederek kendsine anlamsızca ayrıcalık yüklemeye çalışan bir insan evet bu yüke eninde sonunda haiz oluyor ve intihar etme 'ayrıcalığına' kavuşuyor. Buna sebep ister mikro isterse makro çevresel etkenler olsun, suç bana göre o insanda veya intihar etmesini tetikleyecek gerekçeleri direkt ve endirekt türeten Allah'ta değil. Suç, insanların kendi maddi manevi ulaştıkları konforları uğruna başka diğer insanların sefil hayatlarını çalışan kazanır prensibiyle sürdürürülebilir kılmalarıdır. Bu prensibi de direkt Tanrıya bağlayarak haklı çıkarlar. Ama aslında Tanrı sağ gösterip sol vurur onlara. Anlıyor musun? İnanılmaz akıl oyunlarına maruzuz. Her varlığın eylemlerinde ve sözlerinde okunması gereken satır araları vardır. Tanrı bundan kendisini münezzeh kılmadı. Üşenmezsen anlarsın diyor. Lezzetsizliğin lezzet haline dönüşeceği bir hayat, lezzetten boğularak ölünen bir hayattan daha iyidir diyor. Güven, umut, ödül. Tatları özümseyecek duyunun sensörlerinde istediğim şekilde değişiklikler yapabilme potansiyelime güvenirsen kazanırsın diyor.
Kendisini mukayeseye oturtma gereksinimi duyduğu için varız (bu, Ona bir inanan olarak benim kişisel fikrim) Kendisi tanınmak istediğini zaten söylüyor. Tanınmaya açık olduğunda, kendisini kıyaslayabilme potansiyeli olan bizi tam bu amaçla var etti zaten. Sonuçta sadece kendisiyle özdeşleşme özellikli bir risk türü icat etti. Bu tamamen bizim dışımızdaki bir ilgi alanı olarak sadece onu ilgilendiren bir uğraş. Açıklama getirilebilinir belki ama çok yıpratıyor. Geçelim. 


Kendisi için ölen/öldürtülen insanları ise farklı gruplara ayırmak zorundayız. Yaşatılamamaktan bezerek sadece kendisi için öldüğünü bilerek bombalarla patlamaya razı olan çocukları, onları umursamayı ve umursayamamayı seçme noktasında kalan anne babalarını bi ayırmak lazım. Birebir ağızdan hikayeler dinlemek lazım. En aptalca ikna yöntemleriyle razı oldukları eylemleri ikna oluyor muş gibi yaparak, öldüklerinde kurtulacaklarından adları kadar emin olan zayıf insanlara 'hediye' edilen bu saflığı bi ayırmak lazım. Zamanla yarışılan mutlak bir saflık var orada. İşinin kimler veya ne için bitirildiğini umursayamayan çocuklar ve kadınları bi ayırmak lazım. İnsanlar ne güzel yargılıyorlar. Melankolik dramlarla her şeye ne olmalıyım yerine şimdiki yerimden açıklama getirip sol yumruğu göremeyen bir zavallı olmak kabul ediyorum kendi içinde beynelmilel ve meşru bir dram üretiyor. Ama zavallı bir rutin olarak tabi. İnsan, kendisine tabiat ananın malzemelerinden ne kadar çok ölmeme gerekçesi üretirse, o gerekçeler için yaşayan bir malzeme, bir hammadde, bir dişli olarak kalır. Gerekçe kalemlerinin her biri kendilerine ayrı ayrı mesailer harcanmasını önerirler. Vakit kaybı yaşamaması gereken insan bu noktalardaki hilelerle çoğu zaman boyun eğdiğini bile fark edemez. Çarkın sahibi senken, dişli olarak yaşayabileceğine kendini inandırmışsan 'huzurunu' sür o vakit. 

26 Mart 2021, 14.17

Yazıda kişisel görüş hakim. Peki şunlar n'olacak:

Yaşamayı gerekli kılan ve mutsuz olmayı göze alacak kadar insanın bitmek bilmez o "merak duygusu" ile "öteki taraf" belirsizliği.

Tanrı'nın varlığını ve tanrısal inanışları bilimsel gerekçelerle reddeden Ateizm görüşü bu konuda çok daha net. Tanrı yoktur. Cennet-cehennem sadece bir inançtan ibaret. Yaşamın içinde evrim/devam eden bir süreklilik vardır. Mutsuzluk duygusuna kişisel bakılıyor. Öldürme ile intihar etme isteğini engelleyen bir dini faktör yok. İyilik kendiliğinden kötülük de kendiliğinden.

Teistler için hayat/yaşam daha zor. Cennet-cehennem; sonuç inancı mevcut. Eden yaptığını öteki tarafta bulacak mantığı daha çok. Yaşamlarında gerçek ve aslolan tercihlerinin ve hislerinin yönlendirilmesi yazılı tanrısal bir güce bağlı. Mutsuzluk varsa O'ndandır. Öldürme ile intihar etme günah. İyilik mecburi kötülük yasak, günah.

Hangisi daha samimi(tutarlı)?

26 Mart 2021, 15.57
Eline, emeğine, düşüncene sağlık BirAdamY. Laf salatası yapmadan, düzgün ve net kurulmuş cümlelerle, okunması kolay ve keyf veren bir yazı olmuş. Bu düzgün Türkçe sayesinde suç ve ceza kavramlarının dini ve felsefi orjinine inen mantıksal önermeleri anlamak da o kadar kolaylaşmış.
İkinci paragrafta “Oku ve çalış” emirleri ile ön plana çıkan semavi dinlerin, “emek vermeden yiyecek ekmek bulamamayı” bir ceza haline getirerek, çalışmayı “Ademe verilmiş bir ceza” olarak kaydetmesi büyük bir çelişki gibi görünmekte. “Çalışmamak, yan gelip yatmak” ademoğlunun en büyük hayali ve amacı mıdır ?” bilinmez ama çalışmanın ve emeğin öbür dünyada ödüllendirileceğine ilişkin dini temalar olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca intihar semavi dinlerde günah değil midir?” Canı veren o’dur, alacak olan da o!!” O zaman Allah için bile intihar isyandır, onun uygun gördüğü düzene baş kaldırıştır. ( Bkz. Nisa suresi)
Ama faiz’e “kar payı” diyerek mantığa bürüyebilen bir zihniyetin, intiharı da yücelterek “Tanrı yolunda ve başkasının elinden ( maşa kullanılıyor! ) ölmek” ile sonsuz cennet ve hurilere kavuşacağını düşünmesi yadırganmamalı sanırım.
Selamlar..
26 Mart 2021, 18.07
Merhaba,

Öncelikle şunu belirteyim :Yazını hiç sevmedim zaten seni de hiç sevmem. :)) 

..................
Anna
Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.
Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.
Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.
İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna!

Gidelim buradan.
Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.
Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.
Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.
Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…
Tamam sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak.
Yüzüme bak ama Anna, Yüzüme bak. gözlerime bak, gözlerimin içine bak.
Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, Cipralex’ler, Turgut’lar, Edip’ler, Sezai’ler, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.
Gözlerim biraz yorgun. içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…
Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.
Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.
Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.
Tanrı bizimle de konuşur belki.
                                 Tarık Tufan

Yazında İsmet Özel ismini görünce, yıllar yıllar önce onu tanımamı sağlayan programın vazgeçilmezi "Anna" geldi aklıma :))
Bir de........   Neyse uzatmayayım sözü...










26 Mart 2021, 21.24
İyi geldi bu. Allah ne muradın varsa versin. 
27 Mart 2021, 11.00
Yaradanın huzrundan ilk kovulan ilk ceza 'yı alan şeytandır.
Rabbimiz Şeytan’a sordu: “Ey İblis! Secde edenlerle beraber sen neden secde etmedin?” (Hicr 32) Şeytan şöyle cevap verdi: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim.” (Hicr 33) 
Bir yerde cezanın başlangıcı olan şeytanın bizim cezamızın başlangıcı olan suçumuzun sebebi olması da sanırım bundandır.
Dünya makro bir hapishane midir? İnananların ereğinin cennet yani başlangıç noktamız olduğunu kabul edersek evet bir hapishane kabul edilebilir. Ama cennete ulaşmak için şehit olmak yani hapisten kurtulup evine dönmek için ölmek düşüncesi pek mantıklı gelmedi. Şehitlik şehit olma kavramı önce yine dünyevi işlerden kaynaklı değil mi? Savaş ne için? toprak kazanç vs vs. Savaşan ne için savaşıyor aile toprak para! ganimet yine dünyevi şeyler. Haçlı seferleri din savaşları irdelenir ama atıyorum 1000 kişilik orduda şehit olup cennete gideceğim diye savaşan asker sayısı kaçtır acaba? 
Ki sadece bunun için savaşan insanlar sanırım kandırılanlar olarak isimlendirilebilir. Kendi türü tarafından kandırılanlar olarak. Çünkü cennete gitmek için canına son vermek tabir biraz anlamsız kaba olabilir ama kestirme yolu kullanmak olarak düşünülebilir. 
İnsan mutsuzmudur? Evet! Kendimden onaylı evet çok mutsuzdur.feci mutsuzdur hemde...çünkü hep fazlasını ister.ki mutsuzluğu aslında cennet e gitmesinin bir yolu olan şükürden vazgeçmesinden dolayı olabilir mi? Yoruma bağlı.
Yazı dili anlatım cidden çok güzel. Düşünmeye teşvik ediyor.uzun uzun dikkatlice okuyup yorumlanmalı güzel yazı ama telefondan çay içimlik sürede bu uorum çıkıyor. Hatamız varsa affola
Kalemine sağlık.

27 Mart 2021, 15.08
Tekrar merhaba, kadına verilen ceza ile ilgili birkaç söz söyleyecektim unuttuğumu fark ettim.  “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek” ifadesinde yer alan SENİ O (erkek) YÖNETECEK! kısmının, amacını aşarak yorumlanmasıyla, kadına kayıtsız şartsız hükmetme ve hatta şiddeti erkeğin hakkı gören düşüncenin temelini oluşturduğunu düşünmemek mümkün değil! “ Kadın pirzolaya benzer, dövüldükçe lezzeti artar!” diyerek fiziksel şiddeti, “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, bu evler de ya kiralık ya da satılıktır!” diyerek kadına güneşi yasaklayan, izolasyonu ve bir anlamda psikolojik şiddeti reva gören zihniyetin temelinde “ Kadını erkek yönetir” zihniyetinin olmadığını hiç kimse savunamaz. Keza, İstanbul sözleşmesini iki kelime ile yok sayan anlayışın da aynı düşüncenin ürünü olmadığını kimse iddia edemez
29 Mart 2021, 14.13
İnsana verilen en büyük ceza bana göre akıl. O akıl sayesinde sorgular, sorgularken şüpheye düşer ve inanan biri bile an gelir isyan eder "mantık bunun neresinde" diye malumunuz. Her dinin ilk emri olan öldürmeyeceksin ibaresinin günümüze kadar yaşanmış savaşlarda, toplu katliamlar da v svs nasıl yok sayıldıgını hepimiz biliyoruz. Şimdi anlamadığım çok şey var benim şahsen. Biri vatanını korumak adına savaşıyorsa ve bu mübahsa, karşıya geçip baktıgımızda e karşı tarafta vatanı için savaşmakta neden bir dinin mensubu ölünce şehit de digeri neden değil? Benim ait oldugum din, diğer dinlerin peygamberlerini reddetmem halinde beni dinsizlikle suçluyorsa, o  diger dinlerin peygamberine inanlarını neden yok saymam bekleniyor? Eğer o peygamber hak tabir edilen bir peygamberse, ona  inanlar neden dinsiz?

Dedim ya akıl başa bela. Şimdi birileri kalkıp e son din bizim ki diyecek muhakkak; o noktada sorarım size hangimiz dinimizi hür irademizle seçtik? Son dine mensup olmak bize doğuştan verilen bir imtiyaz mı? Ya bu dinde doğmamış olanlar onların suçu neydi? Kolay mı bir dinden bir başka dine geçebilmek. Kaçımız ya da kaç kişi yapabilir ki bunu? Doğuştan gelen onca öğretiyi kaçımız yok sayabilir?

Ve devamına gelecek olursak; özellikle şu cümle "Tanrı kadına,“çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” doğum yapan bir kadının aramızda muhakkak ki yapanlar vardır, allahım acı çekiyorum ama kocamada acaip istek duyuyorum demesi mümkün mü? Yani kadın o an büyük ihtimal allah cezanı versin adam, korun demiştim sana diyordur. Ve tanrı neden bunu reva görsün kadına? Bu acımasız tanrı profilini beynim ısrarla redetmekte. Benim inandığım sevecen yahu acımasız degil.

Kadın daha olayın başında ademe elmayı yediren, şeytana ilk uyan olarak gösteriliyor neden tüm dinlerde? Bak bunu da aklım almıyor. Erkek elinden çıkmış, erkek egemenliğinin desteklendiği cümleler gibi gelmiyor mu sizlerede? Bir de bu dünyanın sınav olduğu konusu var ki; neden demeden duramıyorum. Bir tanrı neden insanları yaratır, içine nefs, ego vs bir çok donanımı eklerde hadi bakalım bak bu da dünya, şimdi sınav başlasın der ki? Neden buna gerek duysun bilen bana da söylesin. Şu  an'a kadar yazdığım kelimelerden inanmayan biri olduğum düşüncesi gelebilir aklınıza, aksine inanan biriyim ben. Allahın varlıgına sonuna kadar inanıyorum. Ve bir yargılama olacaksada bunun iyi ya da kötü insan olmakla gerçekleşeceğini düşünüyorum. 

Emeginize sağlık güzel yazı fikirlerimizi söylemek adına iyi geldi.
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın