gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Asıl Mesele Anlatamamak mı?

01 Temmuz 2026, 05.14
A- A+

Sevgili dostlar,

Bugün, ruhumun uzun zamandır sakince demlenen ve içimde biriken ama adını koymakta geciktiğim varoluşsal bir sancısı üzerine sizinle hasbihal etmek istedim. Belki hayatı sürekli mantık çerçevesine oturtmaya çalışan mesleki bir deformasyon, belki de her şeyi teknik bir dille çözebileceğime olan o naif inancımın getirdiği bir alışkanlık... İnanın bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var: Ben, göğüs kafesinde "tam olarak doğru anlaşılma" derdini taşıyan, kelimelerden köprüler kurmaya çalışan bir insanım.

Eskiden, içimdeki dünyayı tüm teferruatıyla dökerdim karşımdakine. Sonra da adeta kronik bir reflekse dönüşen o soruyu iliştirirdim cümlenin sonuna: "Anladın mı?"

Zamanla fark ettim ki bu soru, muhatabımın zihninde ağır bir gölge bırakıyor; ona yetersizlik hissettiriyor. Zarifçe eğilip kelimelerimi değiştirdim; bu kez "Anlatabildim mi?" demeye başladım. Sorumluluğu kendi omuzlarıma aldım güya. Gelgelelim, kelimeleri yerinden oynatmak, içimdeki o kuyu gibi derin "Anlaşıldım mı acaba?" kaygısını zerre kadar dindirmedi. Çünkü biliyordum ki, sesim karşı kıyıya ulaşıyordu ama orada hangi limana sığınıyordu?
Mevlânâ’nın zamanın ötesindeki o sarsıcı hakikati tam bu eşikte yankılanır zihnimde:

"Ne kadar bilirsen bil; anlattıkların, karşındakinin anladığı kadardır."

Bu dizeler, her okuduğumda kalbime ağır bir sorumluluk aşılar. Karşımızdakinin zihnindeki o algı eşiğini koruma görevini adeta bize yükler. Şayet ömrümüzü nesnelere, programlara, teknik süreçlere ya da iş planlarına adasaydık; bu sorumluluğu rasyonel bir zeminde taşımak kolay olurdu. Dünya soğuk bir mantıkla yürürdü o zaman.

Fakat işin içine beşeri ilişkiler, insanın insanla olan o kırılgan teması girdiğinde; anlaşılmak bir lüks değil, nefes almak gibi hayati bir ihtiyaç haline geliyor.

Peki, bizler neden bu ihtiyacın körlüğüyle yaşarız? Karşımızdaki insanın ruhuna sızmak için misal içinde misaller ararken, cümlelerimizi süsleyip kalbimizi avucuna bırakırken; onun nihayetinde sadece anlamak istediği kadarını alacağı gerçeğini neden gözden kaçırırız? Neden insanı hep kendi yarattığı yanılsamalarla severiz?

Geçtiğimiz günlerde, kendimi kelimelerin labirentinde kaybolmuş, kendimi anlatmak için çırpınırken bulduğum o yorucu anlardan birinde, içime büyük bir sessizlik çöktü. Bir aydınlanma yaşadım. Aslında bugüne kadar bu derin acıyı çok yanlış yorumladığımı fark ettim. Temelde, karşımdaki insanın beni anlamakla ilgili hiçbir zaman kronik bir problemi olmamıştı.

Asıl mesele; onun anlamak istediği şey ile benim anlatmak istediğimin aynı amaca, aynı çıkara, aynı bencil ya da korumacı duygu zeminine hizmet etmemesiydi. Bizler, karşımızdakinin sesinde sadece kendi duymak istediğimiz şarkıyı arıyorduk. Anlatılan hikaye ne kadar muazzam olursa olsun, dinleyen kendi trajedisini büyütüyordu o kelimelerden.
Can Yücel, o meşhur "Her Şey Sende Gizli" şiirinde bu trajik felsefeyi ne zarif özetler:
"Ne renk olursa olsun kaşın gözün,
Karşındakinin gördüğüdür rengin..."
Sözün özü dostlar; siz içinizdeki okyanusları fırtınalarla kelimelere döküp ne kadar anlatırsanız anlatın; karşınızdaki insan sizi her zaman kendi sığ kıyılarında ağırlayacak, sadece görmek istediği renge boyayacak.
Belki de bu hayatın en büyük olgunluk eşiği, anlaşılma kaygısından tamamen sıyrılmaktır. Kelimelerin o çaresiz sınırını kabul edip, sadece "kendimiz" olarak kalabildiğimizde; yani başkalarının zihnindeki sürgünümüz bittiğinde, ruhumuz asıl özgürlüğüne ve o dilsiz huzuruna kavuşacak. Anlatabilmiş olmak dileğiyle..." Selamlar.

YORUMLAR

01 Temmuz 2026, 14.42
      Bahsettiğiniz şiiri Selçuk Yöntem sesinden dinleyerek yazınızı bir kez daha okudum. 

      Anlayabilmiş bir okurunuz olarak yazmak cüreti geldi. 

     " karşımızdakinin sesinde sadece kendi duymak istediğimiz şarkıyı arıyorduk. "  cümlenizle özetlemişsiniz.  Karşınızda ki ; istediğiniz şarkıyı kendi sesi ile seslendirirken  ruhu ile sizi -n istediğinizi - mi düşünüyor yoksa kendi ruhunun hissettirdiklerinin etkisi altında mı ?

      Derdimizi , istediğimizi , hikayemizi net olarak anlatıp - şimdi bir kezde bunu düşünerek bu şarkıyı okumalısın diyebilsek aynı sesten çıkan 2 farklı esere dönüşebilir mi ?

     Aynı şarkıyı seslendiren 2 ayrı sanatçıyı dinlemek birebir aynı duyguyu dinleyicisine bile vermiyor. 

    Anlatıcının kendi içinde eksiklerinin olması seslendirene haksızlık olabilir mi ?  

    Anlatıcı ve Seslendiren aynı noktadan bakar ve hissederse o zaman mükemmel eser olmaz mı ?

    Mükemmel eserinize denk gelmeniz dileği ile ...







01 Temmuz 2026, 17.15
Yazınızın sonunda, yaşadığınız kabullenişi görünce aslında sevindim
Bu sorun aslında, toplumun hiç de az sayılmayacak bir kesiminin büyük çıkmazı.Yazıyı okuyan
çok kişi eminim ''aynı ben'' demiştir. Herkesin ahvali kendi divanınca, ve o divandan kimselere de her zaman denk gelmek mümkün olamıyor. Bendeki son durum da bu minvalde oldu, tüm sorumluluğu
karşı tarafa yüklemekten ziyade, kendime de eleştirel bakmamla sonuçlandı. Bahsettiğiniz okyanusları, sığ kıyılara sığdırma çabalarımın boşunalığını kabul ettiğim an, aslında karşımdakinin sınırlarını değil, kendi beklentilerimin sınırını çizdiğim an'dı. Nihayetinde tatmin duygusu, aynı derinliklere denk düştüklerinle muazzam oluyor. 
Bana göre işin sıkıcı tarafı, böyle durumların yanılsamalara da sebep olması; anlaşılmıyor olmak, insanda kibri ortaya çıkarabiliyor. Fakat karşımızdaki kişi bir zır cahil değilse, Belki de dilimizin, dünyamızın, hayatlarımızın farklılıklarından dolayı o iletişimi kuramıyoruzdur. 
Çoğumuzun handikapı(belki benim de), düşüncelerimizi biraz fazla merkeze alma eğilimimiz, biraz fazla derin dalışlar yapmak ve bunda da anlaşılma ısrarımız
Analtırız anlatırız, bir de sağlamasını yaparız. Karşı tarafın kucağına, taşımaya hazır olmadığı, belki de hiç talep etmediği devasa bir anlam denizi bırakırız. Al deriz benim 40 yıllık ruhsal birikimim, anla beni. Anladın mı? Şahane bir yemek hazırlayıp sununca, içten içe de ''umarım içine ketçap sıkmaz'' diye dua etmek gibi bir ''anladın mı?''. Yakarır gibi. 
''Anlatabildim mi?''  masada ketçap yok.
  
Yani, Herkes kendi derinliği kadar su alıyor. Ha, hiç anlamaya-dinlemeye gönlü ve idrakı olmayan, low ıq kişilerle muhatap olursak, o zaten tümden bizim gafletimiz.

Benim asıl düğümlendiğim yer bambaşka. İnsan zaten uzağındakinin hevessizliğine ve yetersizliğine şaşırmıyor. Benm meseselem, fikren yakın olduğunu düşündüğüm kşilere kendimi anlatamadığım yerde başlıyor; o anlarda hayal kırıklığına benzer bir duygu, büyük bir şaşkınlık yaşıyorum. Boşa bir çabaya girmenin yorgunluğu çok fena çöküyor. O zaman divanları tersten dolanıyor zihnim. 
Benim asıl olgunlaşmam da bunu kabul etmekle başlayacak sanırım.
 
Yazı için teşekkürler.
01 Temmuz 2026, 23.08
Bu şiir Can Yücel'in deĝil! Bir şaire ve sevenlerine bu kadar eziyet edilmez ki? Cemal Süreyya olsa neyse hadi, yahut Nazım... Nazım da olmaz da Can Yücel hiç olmaz! Olmaz yahu! İyi ki Ece Ayhan, Edip Cansever falan bu kadar popüler değiller. Onlar da maruz kalacaklardı bu yüzeyselliğe

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu? Can Yücel'i ne kadar anladık mesela? Anlamanın bir unsuru da derinleşmektir. Kimliğini, kişiliğini, mizacını, bakış açısını bilmeden iletişim kurmaya çalıştığımızda bunlar karşımıza çıkabiliyor. Ölü bir şairle kurduğumuz iletişim de buna dahil. Şairin en azından bir kitabını okuyan biri bu şiirin ona ait olmadığını bir bakışta anlardı. 

Asıl mesele yüzeysellik...
Benden bir amme hizmeti
Can Yücel'in olmayan şiirler:
https://canyucel.org/can-yucele-ait-olmayan-siirlerin-guncel-listesi.html#google_vignette


01 Temmuz 2026, 23.29
Kafamızın içinde dönüp duran şarkıyı masaya tıklatarak anlatmaya çalıştığımızda,
bizi anlayamayacak birçok kişi olacaktır. Bu nedenle, karşımızdaki kişinin anlama potansiyeline 
göre (az çok kestirilebilir) teknik geliştirip kotarmaya çalışırsak etkileşim alabiliriz. 
En azından kendi psikolojimizi koruruz ;) 

03 Temmuz 2026, 23.36
​"Yazınızı okurken, bir kitapta okuduğum o cümleleri hatırlattı bana: 'Birinin koluna dokunduğunuzda normalde tepki vermez; ama dokunduğunuz yerde bir yarası varsa, beklemediğiniz kadar güçlü bir tepki verebilir.'
​Sanırım anlaşılmak ve anlamak da tam olarak böyle... Hepimiz işittiklerimizi kendi yaşanmışlıklarımızın, saklı yaralarımızın ve iç dünyamızın süzgecinden geçiriyoruz. Bu yüzden aynı cümle birine can suyu olurken, bir başkasında derin sızılar uyandırabiliyor. Belki de mesele sadece anlatabilmek ya da anlaşılabilmek değil; herkesin kelimeleri ancak kendi hikâyesi kadar duyabilmesi... Kaleminize sağlık.
05 Temmuz 2026, 11.20
slm ) okudum sadece tebessumumu paylaşmak ıstedim  anladınmı  anlatabildimmi  kelimeleri aslında bır çıglık olmasın  ki zaten karşı taraf anlamıyorki bu çaba yersiz olmuyormu  vs vs  anlamadım galiba 
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın