Çaktırmadan Yürüyen Yaşlar
24 Eylül 2026, 23.42 A- A+
Telefon ekranına düşen ardı arkası kesilmeyen tebrik mesajlarına,
"İyi ki doğdun, yeni yaşının ne getirmesini istersin?"ezber laflarına bakıyorum da... Yeni yaşım ne mi getirsin?
Çok büyük mucizelere, gökten zembille inecek şanslara gerek yok sanki...
Yeter ki şu fincandaki kahvenin tadı kaçmasın, aynadaki muzip kızın neşesi sönmesin, o kadar.
Büyümek dedikleri şey, beklentileri küçültüp içindeki huzuru büyütmekmiş meğer.
Şimdi derin bir nefes alıp mesajlara, yüzümde hafif bir tebessümle aynı soğukkanlı cevabı yazıyorum:
"Teşekkürler, iyi ki varsınız."
Aslında ben hiç oralı bile değilim. Galiba bende o şenlik havasının düğmesi hiç açılmamış.
Hatta bugün normalden biraz daha tembelimsi, biraz daha yayılmış bir ruh halindeyim.
Gözlerimi uzun bir gecenin ardından araladığımda kendimi yine meşhur sabah alışkanlığının
içinde buldum. Kafamı hafifçe kaldırıp tavandaki emektar, dilsiz gölgeye baktım.
Kendisi evimizin en sadık, en sır saklayan üyesi. Ona doğru derin bir "Ee?" çektim,
"Eledik mi ömürden bir yılı daha?" Tahmin edeceğiniz üzere tavandan yine çıt yoktu; sıfır tepki.
Cevap niyetine odada asılı kalan ağır sessizlik ve komodinin üzerinde
bana sitemkâr gözlerle bakan dünden kalma yarım bardak suyla baş başa kaldık.
Bardağa bakarken düşündüm: İnsan yaş aldıkça tam bu su gibi oluyor;
ne dökülüp ziyan olabiliyorsun ne de bir dikişte bitirebilecek kadar taze kalabiliyorsun.
Öylece yarım, öylece bekleyerek...
Felsefi ağırlıktan kaçmak için yataktan kalkmadan,
sırf tembellikten ayak ucumla perdeyi şöyle bir araladım.
Amacım içeri biraz ışık sızmasıydı ama dışarıda resmen bir meteoroloji festivali,
bir güneş şenliği kopuyordu! Fakat hayatın bana olan ironisi tam bu noktada devreye girdi:
Güneş, koca evde bula bula sehpanın üzerindeki tozları aydınlatmayı seçti.
Gerçekten muazzam bir evrensel mesaj! Sanki güneş bile bana
"Felsefe yapmayı bırak da evin tozunu al" diyordu.
Zaman akıp gidiyor dedikleri şey tam olarak bu herhalde.
Bizim duvardaki emekli saat, bu akışı öyle yavaş ve gürültülü yapıyor ki
zamanın geçişini dramatik bir fon müziği gibi kemiklerimde hissediyorum.
Tik tak, tik tak…
Ya altı üstü bir yaş daha aldık, arkadan gerilim müziği vermenin ne alemi var?
Gürültülü tik takların eşliğinde, evin içindeki toz bulutunu yararak asıl büyük
hesaplaşma arenasına, yani aynanın karşısına doğru yürüdüm.
Aynaya bakmak, insanın kendi ruhuna attığı en dürüst formattır çünkü.
Gözlerimin tam içine baktım ve "Sen bu kızı bir yerlerden tanıyorsun
ama hadi hayırlısı," diye mırıldandım.
Yüzümdeki yeni, tatlı ince çizgiler selam çaktı bana.
Hani çocukken küçücük bir kırgınlıkta dünyayı ayağa kaldırır,
ortalığı birbirine katardık ya; büyüdükçe fırtınaların yerini usta işi bir "neyse" almış.
"Neyse" deyip kahvemden bir yudum alıyorum şimdi. Büyümek dedikleri şey,
meğer hüzünleri kahvenin köpüğüne karıştırıp sessizce yudumlama sanatıymış.
Acıyı bile kafeinle yumuşatacak kadar ustalaşmışız, daha ne olsun?
Fakat ayna karşısında ne kadar olgun kız pozu kesersem keseyim,
içimdeki şaşkın kız çocuğu aniden arkadan kafasını uzatıyor.
Hani bazen salondan mutfağa geçersiniz de koridorun ortasında
"Ben buraya niye gelmiştim?"dersiniz ya, öyle bir şey işte.
O an içimdeki çocuk bana el sallıyor.
Ruhun navigasyonu yaş aldıkça daha çok hata veriyor galiba.
Yolda neyi kaybettiğini unutan şaşkın kız, geçmişin yüklerini bilerek
koridorlara düşürüyordur belki, kim bilir?
Sonra aynayla vedalaşıp pencereden dışarıdaki kalabalığa baktım.
Herkes bir telaş, herkes bir yerlere yetişme derdinde. "Koşun koşun,
sanki varış çizgisinde bedava mutluluk dağıtıyorlar" diye düşünmeden de edemedim!
Oysa hayat bizimle ince ince, dalga geçer gibi kulağımıza fısıldıyor.
Biz sadece bu karmaşık oyunun içinde ruhumuzu çok fazla hırpalamadan,
çaktırmadan yürümeye çalışıyoruz. Günün sonunda,
sabahki soru dönüp dolaşıp yine kafamın içinde yankılandı:
"Ee?" Ama bu kez cevap tavandaki dilsiz gölgeden değil,
kalbimin en derin, en kuytu yerinden geldi: "Bir şey olduğu yok...
Sadece yola devam ediyorsun."
Aynadaki muzip kıza göz kırpıp masadaki yarım suyu kafaya diktim.
En azından bu yılı da çizgimizi bozmadan, delirmeden devirebildik ya;
gerisi de bize hayatın borcu olsun, ne var sanki.


YORUMLAR
Yazının her satırında hem ince bir hüzün hem de insanı gülümseten o tatlı ironi var. Özellikle “fırtınaların yerini usta işi bir neyse almış” kısmı, büyümeyi ne güzel özetlemiş.
Yeni yaşın; aynadaki o muzip kızın neşesini hiç kaybetmediği, kahvenin tadının hep yerinde olduğu ve “neyse” demek zorunda kaldığın şeylerin giderek azaldığı bir yaş olsun.
İyi ki doğdun