gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

ŞEKER HOCA

31 Ekim 2026, 18.48
A- A+
Olmayanlar Dergâhı
Birinci Bölüm

Gece. Saat 03.30.

Uyku sersemi bir hâlde telefondan gelen sesi çözmeye çalışıyordu. Durmadan yanıp sönen ekrana ulaşabilmek için yavaşça yattığı yerden doğruldu. Yanında çırılçıplak uzanan genç kadına gözünün ucuyla baktı. Artık bir iki saat öncesi kadar çekici gelmiyordu. Ağzının içi leş gibi sigara kokuyordu. Yüzünü ekşitti.
Zorlanarak yerinden kımıldamasıyla birlikte yatağın gıcırdaması bir oldu. Telefondan durmadan gelen ses ile yatak gıcırtısı birbirine karışıyordu. Tam olarak uyanamamıştı. Sadece telefonun sesini bir an evvel kesip tuvalete gitmek istiyordu.
Ayağa kalktığında yanındaki kadın, uykumahmuru bir hâlde sinirle söylendi:
— Ne oldu Lokman! Kımıl kımıl!
Kadını umursamadı bile. Sadece ayağıyla çarptığı bira şişesi yerdeki eski halıya devrildiğinde küfretti.
— Hay senin ben…
Zaten şişenin dibinde kalan birkaç damla bira, şişe ağzına kadar sigara dolu olduğu için halıya ulaşmadı. Tek eliyle gözlerini ovuşturup açmaya çalışırken telefonunu arıyordu. Telefonu eline aldığında hiç bakmadan yan tuşlarından sessize aldı.
Tuvalete doğru sallanarak yürüdü. Klozetin kırık kapağını kaldırdı. Bedeninin sallanmasını kesmek için rezervuarı eliyle kuvvetlice tuttu. Hacetini gördükten sonra tuvaletten çıkarken yine yürümekte zorlanıyordu.
Yatağa doğru yürürken ekranının sürekli yanıp söndüğünü görünce telefonu eline aldı. Yarı kapalı gözleriyle ekrana bakarken birden duraksadı. Gözleri aniden kocaman açıldı.

— Has… Noluyor lan?



İmam hatip lisesinin demir kapısından son kez dışarı çıkarken birden durdu. Geriye doğru baktı.
"Ezberletilmiş imanın, sorgusuz kabulün bir okulu olmamalı." diye mırıldandı…
Dik başlılığından dolayı okulda sevilen bir öğrenci olamamıştı. En azından öğretmenleri için. Neden sorusunu yüzlerce, belki binlerce kere soru cümlelerinde kullanmıştı.
— Neden bizi yarattı Mevla?
— Mevla'nın bizim edeceğimiz duaya neden ihtiyacı olsun ki?
— Madem melekler bile önümüzde secde ediyor, neden eşref-i mahluk olarak geldiğimiz dünyada gözlerimiz bu kadar kapalı?
— Yaşamak nefes almak ise şayet neden…
— Neden burada yasak olanlar cennette değil? Burada ayıp olanlar…

Ergen aklıyla sorulan mantıklı mantıksız yüzlerce, binlerce soru. Bu soruları yüzünden öğretmenlerinden çok dayak yemişti. Ama hiçbir zaman sorgulamaktan vazgeçmedi. Velisi kaç defa okula çağrılmıştı. Babası hatırı sayılır, sevilen bir adam olmasa okulda beş dakika tutmazlardı. Herhâlde atılırdı.
Arkadaşları üniversite sınav sonuçlarını birbirlerine söylerken ne kadar mutluydular.
— Nereyi kazandın?
— İstanbul İlahiyat.
— Sen?
— Bursa İlahiyat.
— Sen Lokman?
Bir an sessizlik oldu. Herkes dönüp ona baktı.
— Hacettepe.
— Nasıl yani? Hacettepe'de İlahiyat Fakültesi yok ki!
— Sosyoloji kazandım.


Ankara soğuktu. Gerçekten soğuk. Çelik gibi…
Ruhsuz, mesafeli, acımasız, sert bir soğuk.
 Yine sürünün içerisindeki tek kara koyun oydu. Lise, üniversite fark etmiyordu. Bu sefer de insanlar imam hatip geçmişinden dolayı mesafeli davranıyorlardı. İmanlıların arasındaki sözde imansız, imansızların arasındaki sözde imanlı…
İçine kapanık diye bir laf var ya hani. Yalan! Dışına kapanıp içine açılıyordu insan. Çok fazla düşünüyordu. Düşünmesi gerekenden çok fazla.
Devlet yurdunda çok fazla barınamadı. Ona göre etrafındaki insanlar gereksiz bir kalabalıktan öte değildi. Zaten pek arkadaşı da yoktu.
Yurttan ayrılıp tek başına barakadan bozma bir gecekonduda kalmaya başladı. Ufacık bir odada derme çatma bir yatak, eski bir soba ve yerdeki halıyı saymazsan eşyası yok bile denilebilirdi. Parasının satın alabildiği özgürlük pek de konforlu değildi.
Onun için, her ne kadar bu konfor yurttan daha evla olsa da büyük bir sıkıntısı vardı. Uyuyamıyordu. Kafasının içinde kendisiyle olan konuşmaları, sesler hiç bitmiyordu. Durmadan neden diye bu sefer kendine soruyordu!
Dünyayı sevenler veli değildi
Canı terk edenler deli değildi
Değil miydi gerçekten? Bilmiyordu… Tek bildiği bitmeyen sanrıları ve uykusuzluğu idi.


Mahalleyi keşfettiğinde ikinci sınıfa gidiyordu.
— Oğlum, iki nefes çektim mi kendime geliyorum, yoksa uyuyamıyorum.
Sınıfın arka sıralarındaki iki çocuk konuşurken kulak misafiri olmuştu.
Uyumak! Lükstü onun için. Satın alınabilirmiydi gerçekten? satın almak için her şeyini feda edebileceği en büyük lüks!
Çocuklardan diğeri ayrılınca hemen konuşanın yanına gitti. Aniden konuşmaya başladı.
— Benim uyumam lazım!
Çocuk şaşkınca Lokman'ın yüzüne bakıyordu. Kısa süren konuşmalarının ardından Lokman cebindeki bir sigarayla sınıftan dışarı çıktı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi.
Uyumak için beynini uyuşturması gerektiğini fark ettiğinde sadece yirmi yaşında bir çocuktu…




Saat 19.30.

Hani vardı ya parmakla gösterilen Ayşe teyzenin, Ahmet amcanın örnek çocukları… Peki, tam tersi olanlar? Onlara ne deniliyordu? Olmayanlar mı?

Ne deniliyorsa oydu işte Lokman.

Mahalleden çıkarken cüzdanının zulasındaki şekeri saklayıp saklamamak onun için artık önemli bir detay değildi. Alışılmış, öğrenilmiş çaresizlik… Ne dersen işte.
Lokman! Ne güzel isimdi oysa. Belki de ne umutlarla koymuşlardı ismini. Bilge, hikmet sahibi falan filan. Uyuşturucu müptelası, imam hatip mezunu bir sosyalist…
Yolda yürürken kafasında bunları düşünüyordu.
"İsmimi değiştirebiliyorsam şayet neden…"

Birden durdu. Önünde, bomboş kaldırımın ortasında duran şeyi görünce şaşırdı.
Takke...
Liseden sonra belki ilk defa görüyordu. Gülümsedi. Yerden alırken eski bir dostu görmüş yaşlı bir adamın mutluluğu vardı yüzünde. Ağzındaki bitmek üzere olan sigarasını yola doğru fırlattı. Kafasına simsiyah takkeyi taktıktan sonra yürümeye devam etti.




Yazarın notu: tek bölüme sığmadı. İkide kesin biter korkmayın p

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın