Bu Ne Bilimsizliktir-2
04 Kasım 2026, 18.21 A- A+Uzun zaman sonra üniversiteden bir arkadaşımla görüştüm. Çok kafa ve akıllı bir kızdı. Onun hayatı da benimki kadar zordu. İçine düştüğü boşluktan onu kurtaran şeyin spritüalist bir zırvalık olduğunu öğrendiğimde önce benle kafa buluyor sandım. Ciddi ciddi ruh çağırma seanslarından falan bahsetti. Şu "aile dizimi" zırvalığı gibi mi dedim. Meğer "aile dizimi" de onlara göre zırvalıkmış. Ruhçulukmuş felsefenin adı. Evet evet, bilimsel ve felsefi bir alan diyor. Eğitimini aldığı kursa ülkemizin aydınlık geleceği olan doktorlar, akademisyenler falan da katılıyormuş. Bu kursa ödediği meblağı duyunca ne kadar ruhani olduğunu hemen anlıyor insan. "Beyaz yaka silkme bilimi". Bu kadar yıl sonra gördüğüm bir arkadaşı gücendirmek istemedim ama bana ters olduğunu belirtmem gerekiyordu. Alayla karışık eleştirdim. İyi ki beni bilim, felsefe ve sanat kurtarmış, kitapların fiyatı daha uygun falan dedim. Bana hak verip güldü. Eskiden de çok alıngan değildi ama zamanla daha da olgunlaşmış.
Bunu niye anlattım?
İlk yazıda bahsettiĝim gibi sosyal bilimler yorumsamacı yöntemlerle nefes aldı almasına da bazı kafa karışiklıkları kavram kargaşalari ortaya çıktı.
Malumunuz günümüzde pozitivistlerin büyük çoğunluğu bilim felsefesinden de felsefecilerden de nefret eder. Abartmıyorum. Hatta bir tartışmada gene mühendis kökenli bir zat önce felsefe bilimin yakasını bıraksın gibi bir fikir belirtip sonra felsefe sosyal bilimlerle uğraşşın, demişti. Sosyal bilimleri bilimden saymıyor haspam. Bilge durur mu, yapıştırdı cevabı tabi. Çelişkisini göstersek de söylediklerimiz onun ait olduğu pozitivist paradigmaya ve önyargılara çarpıp geri geliyordu.
Bir yanda sosyal bilimleri bilimden saymayan pozitivizm geleneğinden gelme bir zat. Öbür yanda ruh çağırmaya bile ‘bilimsel ve felsefi alan’ diyen akademisyenlerin bile itibar ettiği pahalı (baya bir pahalı, standart edebiyat-felsefe atölyelerinin 10 katı) bir kurs. İkisi de aynı soruyu göz ardı: ‘Bilimsel olan nedir ve bunu kim belirler?’ Bu soruyu en sert soranlardan biri Feyerabend’di. ‘Yönteme Karşı’da bilimin tek ve evrensel bir yöntemi olmadığını savundu, ‘her şey olur’ dedi. Çoğu kişi bunu işine geldiği gibi okudu tabi. Feyerabend’in kastı tartışmalı olsa da sözleri maalesef "sözde bilim"e kapı aralıyordu. Bilimin katı yöntemletini ve otoritesini eleştirmek için çıktığı yolda alternatif tıp, şifacılık, astroloji gibi alanlarda çalışan minnoşların kahramanı oluverdi.
O zaman gelin size pozitivizmi de kapsayan modernite ve ona bir eleştiri olarak ortaya çıkan postmodernizmi anlatayım. Modernite, Aydınlanma’yla gelen akıl, bilim ve ilerleme inancının yanında sanayileşme, kentleşme ve kapitalist üretimle şekillenen toplumsal düzenin adıdır. İki dünya savaşı, kitlesel yıkımlar “akıl ve bilim insanlığı kurtaracak” anlatısını aşındırdı. İşte postmodernizm bu şüphenin içinden doğdu. Akabinde ve detayında pozitivist eğitimin tornasından geçmiş minnoşların tepkileri geldi
Bağzı Ekşi Sözlük yorumları:
1."bazen kuralsizligin anlamsizlik ve salaklik boyutuna ulastigi akim"
2."büyük anlatilari reddeden,"aslinda her sey kurgudur,yeni degerler olusturmayiz ancak önceki degerlerin nasil olustugunu size anlatabiliriz" diyen akim."
Hele benim gibi moderniteyi eleştiren birilerini gördüler mi iyice coşup "postmodern pırıl pırıl kafalar" şeklinde laf sokuyorlar. Akil küpü bu minnoşları kaç kere göt ettiğimi ben bile hatırlamıyorum.
Peki postmodernizm kuralsızlık mıdır?
Hayır? Önce şu soruyu sormamız lazım. Evrensel rasyonalite hangi kültürde doğdu ve bütün kültürler ve koşullar için en doğru yol mudur? Modernite Avrupa'da doğdu, tabandan yukarı yükseldi ve Avrupa için olumlu ve olumsuz sonuçlari oldu. Modern Sosyoloji sanayileşmenin yarattığı toplumsal problemleri çözmek icin ortaya çıktı. Afrika, Asya ve Orta Doğu coğrafyalarında işler çok daha karmaşıklaştı çünkü değişim tabandan değil tepeden inme gercekleşti. Buna modernleşme diyoruz. Modernliği model alıp uygulamak. Bu da işleri cok daha karmaşık hale getirdi. Bu ülkeler modernleşmenin yaralarını sarmaya uğraşıyor hala. Evrensel rasyonalite ters tepince köktenkinciliğin yükselmesi de kaçınilmaz oldu. Yeşil kuşagın komünizme karşi fonlanması işin başka boyutu tabi. Yani Postmodernizm kuralsızlık değil büyük kuralları/ anlatıları eleştiriyor, evrensel rasyonalitenin ilkel diye yaftaladığı yerel kültürleri, yerel anlatilari anlamaya çalışıyor, çolkültürlülüğe önem atfediyor
Post-truth ve postmodern düşünce birbirine karıştırılıyor yahut post-truth postmodernizmin sonucuymuş gibi bir algı yaratılıyor. Post-truth, insanların bir şeye doğru olduğu için değil, kendi inançlarına ve duygularına uyduğu için inandığı, olgunun ikinci planda kaldığı durumdur. Yanlış olduğu kanıtlanmış bir iddia, kanıta rağmen yayılmaya devam ediyorsa bu post-truth’un işleyişidir. Yani hakikatin önemsizleşmesi. Postmodern düşünce gerçeği yok saymak için değil, ‘doğru’ diye sunulanın kim tarafından, hangi güç ilişkileri içinde kurulduğunu sorgular. Eleştiriden muhaf mıdır? Tabi ki hayır! Postmodern düşünce dünyasına yönelik yapılmış en ilginç eleştirilerden birini Alan Sokal yaptı. Bilim camiası böyle trolleme görmedi!
""Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity" adında uyduruk bir makale yazıdı ve kültürel çalışmalar yapan bir dergiye yolladı. Yazı yayınlandı. Bu da, postmodern her zırvalık iş yapıyor, iddiasına dönüştu bir zaman sonra. Tabi dergideki yazıların bilim hakemi denetimine tabi olmadığı gözden kaçmıştı. Editörlerin onayından geçmişti ki onlar da muhtemelen Sokal'ın statüsü nedeniyle onay verdiler. Tabi ki saygın bir dergi için bu haliyle bile sıkıntılı görünüyor ve Sokal'ın "felsefecilerin matematik ve fen bilimlerinin otoritesinden faydalanmasi" eleştirisini haklı kılıyor. Sokal bazı filizoflara gereksizce ve aşırı yüklense de Virilio'nun yaptığı gibi fizik formüllerinin fizik biliminden otorite devşirmek için yanlış kullanılması tam bir zırvalık örneğiydi bence. Virilio ve pek çok filozof "öyle mi demişim ben" şeklinde bir savunma yaparken, Derrida, "Zavallı Sokal" demekle yetindi. Buruk bir gülücük eklemediyse ben de bilge değilim.
Hele Kristeva'nın öfkesi... " kahrolası frankofobik yankiler!"e bir de "Ruh hastası"nı eklemez mi! Of ki ne of! Yakışmadı Kristeva! -_-
Biri bana ruh hastası dediginde, yazik günah, masum ruh hastalarına hakaret ermeyin, hasta olmayı onlar secmedi, diyorum. Ben göt, daly...k, dangalak falan diyorum en fazla, ha bir de "narsisist" ama ruh hastalığı değil o kişilik bozukluğu ki hepimizde var bu. Siz hele Comsky-Zizek atışmasını görmeliydiniz. Chomsky Lacan'a "şarlatan", Zizek'e "artiz" dedi. Zizek de bunun üzerine "Oyuna benim yerime veteran liginden Chomsky girmiş. İzledim ama olmamış, yine de çabasını takdir ediyorum" cevabı verdiydi galiba çok emin değilim. Bu arada Chomsky de tıpkı Dawkins gibi Sokal'ı haklı bulanlardandı. Felsefe-Bilim Soğuk Savaşı.
En çok güldüğüm de Frakfurt ekolünün Popper'a "pozitivist" demesi. Evet sosyal bilimler ve felsefeciler için adeta bir hakarettir bu. Yanlış hatırlamıyorsam Popper da "pozitivist babandır!" şeklinde geri iade etmişti. Bunların kavgası biraz da sağ-sol çatışmasıydı. Marksistler Popper'a liboş derler üstünüze afiyet. Ve Popper da Heidegger'e şeytan dedi. Du ben de geri kalmayayım, Faşo Heidegger!
Alın size bilim ve felsefe elitlerinin seviyesi. Bourdieu hakaretin sosyolojisini boşuna yazmadı. Ona da taşra kurnazı diyorlardı.
Bir paragrafı sırf dedikoduya ayırmışım. Silmicem ama, uzun yazdığımı cümle alem biliyor zaten. bilge nikini görünce sayfaya girmemek de bir seçenek. Neee? Bizim gibi ukala bilimcilerin de dedikodu ve magazin gibi ihtiyaçları olabilir. Müge Anlı sevmememiz şöyle güzel ateşli bir tartışma sevmiyoruz demek değil. Bilakis "nerde hareket orda bereket" diyen ekşın kişisiyim, inkar edecek değilim.
Magazin boyutunu bir yana bırakalım, konuya dönelim. Bunun uzerine felsefeciler durur mu, "sanki siz çok şeysiniz!" diyerekten Sokal'ı ve camiasını felsefe bilmemekle suçladılar. İki tarafın da haklı olduğu nokta buydu zaten, uzman olunmayan bir alanda ahkam kesmeyi eleştirmeleri. İlk yazımda buna değinmiştim.
Felsefecilerin ve sosyal bilimcilerin bu kadar aşağılanmasına gönlü el vermeyen Mara Beller "The Sokal Hoax: At Whom Are We Laughing?" makalesinde, Sokal'ın makalesine hak verip gülenlere "aç kendi götüne gül" diyerek yumruğu masaya vurdu. Nasıl bir kraliçesin sen ya, şak diye yapıştırdı belgeleri:)
Burda=>
https://hps.elte.hu/~gk/Sokal/Sokal/Beller.html
Gerçekten de bir bilim grubunda fiziği Marxist perspektiften okumaya çalışan bir doğa bilimcisine rastlamıştım. Olabilir tabi, okunur, hobi olarak gene okunur.
Ortalık niye karışıyor, tekmeler yumruklar niye havada uçuşuyor? Çünkü herkes ‘gerçek’ derken başka şey kastediyor. Elma, kütlesi olan bir varlıktır, bu fiziksel bir gerçekliktir. Ama ona ‘elma’ demek, onu meyve saymak, ona günah ya da bilgi anlamı yüklemek insan ve toplumun inşasıdır. Postmodernizm gerçeği yok saymıyor, elma fiziksel bir gerceklik olarak orada var, o cepte. Elmanın kütlesi sorgulanmıyor. Gerçek olarak sunulana "kim, neden öyle demiş, bir bakalım” diyor. Gerçeklik ve nesnellik farklı iki kavram. Nesnellik, bir şeyin ne olduğu değil, ona nasıl baktığımızla ilgili. Başkası da kontrol edebiliyorsa, kişisel kanaate bağlı değilse nesneldir. Elmanın kütlesi tartılarak nesnel olarak bulunur. ‘Elma meyvedir’ demenin kültüre göre değiştiği de araştırılıp nesnel olarak gösterilebilir. İnşa edilmiş olmak uydurma olmak demek değil.Nesnellik pozitif bilimin tekelinde de değil. Yöntem alana göre değişir, bazı ölçütler aynı kalır. Fizikçi terazi kullanır, tarihçi belgeye bakar; araç farklı, ama hepsinde başkası da kontrol edebilir ve kontrol bağımsız olmalı. Aynı kaynağa tekrar bakmak hatayı tekrar edebilir. Bu sözde bilimin bir özelliğidir. Bizimkinin ruhçuluk kursundaki gibi. Kurs verenin babasının kitabından öğreniyor bilgiyi. Yani kendi içinde dönüyor. Komplo teorileri de böyle işler. Kanıt yoksa ‘gizlediler’ denir, kanıt sunarsak, misal bilge gidip onları eleştirirse, "hangi lobi fonluyor seni, siyonistlerin köpeee" derler. Böylece hiçbir şey teoriyi çürütemez, bağımsız bir kontrol de mümkün olmaz. Bilimde ise iddianın başkası tarafından sınanabilir olması gerekir. Astrologlar, şifacılar, ruhçular, alternatif tıpçılar postmodern düşünceyi işlerine geldiği gibi okur, eğip bükerler. Çoğunun Baudrillard, Irigaray falan okuduğunu görmedim. Aynı şeyi en uçtaki pozitivistler de yapıyor.
https://evrimagaci.org/bilim-nerede-ters-gitti-dusuk-seviyeli-bilim-karsitligi-nasil-bu-kadar-guc-kazandi-8155
Ülkeyi bilime boğacağız, diyen Evrim Ağacı sitesinde bir makale bu. Çelişkiler burdan köye yol olur. Bir kere Kuhn'u yanlış okuyor. Bütçe kesintisi -ki en büyük derdi o bence- için ekonomik kriz ve siyasi tercihleri sorgulamak yerine felsefi alana yükleniyor.
Eleştirmediğim kimse kaldı mı bir bakim? Ha yok, hepsine giydirmişim, post-truth dönem ve dezenformasyon icin ayrı bir yazı yazarım belki çünkü en tehlikeli boyut bu bence. Şüphesiz bu yazı da bir paradigmanın içinden çıktı. Kimbilir belki de "metamodernizm"dir.
Bilim, felsefe ve sanatla kalın...
https://www.instagram.com/psZV6lvImsk/?cplk=MWN3enRxempvaDZ4aw==


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir