Tarih Toplum Tesadüf
04 Eylül 2011, 18.08 A- A+TARİH TOPLUM TESADÜF
Tarihi basit tesadüflerle yorumlayanlar aslında
kendi hayatlarının basitliğinin farkında değildirler.
Can YURDAKUL isimli bir büyüğümün sözüydü bu.
Cümle kurgusu basit olmakla birlikte bu cümleyi
ilk duyduğumda fikir dünyamın alt yapısına yerleştirmiştim. Evet, tarih
kesinlikle basit tesadüfler silsilesi değildir. Avrupada gümbür gümbür koşan
Türk askerlerinin nasıl ki galibiyetini kâfir komutanına isabet eden tesadüfü
bir okla izah edemezsek, bizler de mağlubiyetimizi aynı tesadüfü bir kılıç
darbesine yükleyemeyiz. Bunlar belki askerlerde kısa süreliğine de olsa bir
şaşkınlık, bir motivasyon eksikliği yaşatsa bile bu ancak geçici bir durumdan
ibarettir. Bir milletin, bir ordunun kaderi bir tek komutanın hayatına bağlı
olma düşüncesi son derece gülünç değil midir?
O komutanı yetiştiren bünye Onun gibi daha
nicelerini içinde barındırmaz mı?
Bu isimler gökten zembille mi indiler? El cevap.
Tabiî ki değil. O komutanı yahut lideri koskoca bir millet koskoca bir toplum
yetiştirmiştir. Büyük kahramanlar büyük milletlerden çıkar. Mevzu bahis olan
kişi yahut kişilerin yetişmesinde; annesinin, babasının, kardeşinin,
komşusunun, alışveriş yaptığı esnafın, akrabalarının, köylüsünün,
öğretmenlerinin, eğitim gördüğü okulun hizmetlisinin, ders programını
hazırlayan müderrislerin, kısacası demin de bahsettiğim gibi koskoca bir
milletin her ferdinin parmağı vardır. Böyle bir sistem tek kişiyi yetiştirmek
için bir araya gelmediğine göre başarı yahut mağlubiyeti, tek kişinin hayatına
bağlamak amiyane tabirle ahmaklıktır.
Maalesef toplum olarak, biraz aşağılık
psikolojimizden, biraz da asla kendi üzerimizde sorumluluk duymak
istemediğimizden bu yalan dolana fazla itibar ettik. Efendim viyana
kuşatmasında Türk ordusu muzaffer olsaydı her şey değişecekti. Yahut bu kuşatma
da malum komutan bir gün sonra destek için yola çıkmış olsaydı bugün Venedik
sularında kayık sefası yapıyor olacaktık. Kara Mustafa paşa korkak olmasaydı
gibi teraneleri her söyleyişimizde farkında değil miyiz ki hem kendimizi küçük
düşürüyor hem de büyük atılımlar için yapılması gerekenleri planlayamıyoruz.
Osmanlı dönüm noktasını simgeleyen 2. viyana kuşatmasını bu alanda küçük bir
incelemeye tabi tutalım. Bu viyana savaşı malubiyetini yukarıda bahsettiğimiz
basit tesadüflere ve komutanların şahsi kabiliyetsizliğine dem vurmak
adettendir. Farz edelim ki bu bir hakikat.
Peki devamında gelen Osmanlı mağlubiyetleri?
Adım adım Avrupadan geriye dönüşümüz?
Üst üste gelen yenilgiler ve hatta bozgunlar?
Demem şu ki; viyana bozgunu kesinlikle o kadar
basit bir tesadüfün eseri değildir. Bakınız bu savaş 1682 da ilan edildi. Bu
tarihe kadar Osmanlı her türlü üstünlüğünü muhafaza ediyordu. Bu savaş sonunda
üstünlük yavaş yavaş Osmanlının bir çavuşla idare ettiği Avrupa toplumuna
geçmeye başladı. Çünkü büyüklüğün ve güçlü olmanın verdiği duygu ile ilimde,
fende geri kalan bir toplum haline geldik. Kızıl elmasından kopan kişilerle
birlikte devlet teşkilatları da bozulmaya yüz tuttu. İlmiye sınıfı sınıfta
kaldı.
Bizde bunlar yaşanırken, bizlerden öğrendiğini
daha ileri götürmesini bilen Avrupalı fenni atılımlarını gerçekleştirdi. Buhar
basıncını sanayide kullanmaya başladı. 1682 bizim Viyana kuşatmamız Avrupanın
da buhar basıncını sanayide tatbik ettiği tarihtir. Yaklaşık bu tarihe kadar
teknoloji daha doğrusu ilim ihraç eden Osmanlı artık bu makinelerin tatbiki
için padişahın emriyle Avrupaya mühendis göndermeye başlamıştır. Ne acıdır ki
bunu devlet yöneticilerimiz görmesine rağmen bir türlü bu atılımları hızlandıramamışız
ve teknolojinin gün geçtikçe gerisinde kalır hale gelmişizdir. Olay illaki
sadece ilmi yönden incelenmemeli. Osmanlı kendini var eden ilahi kelimetullah-
nizamı alem düsturundan kopar hale gelmiş, kızıl elma unutulmuştur. Eğitim
sisteminin çöktüğü, ilim sınıfının üretmekten ziyade yalakalığa dönüştüğü
törenin unutulduğu bir dönemin ilk feryatlarındandır bu savaş. İlmiye sınıfı
denen sınıf da, yöneticiler de bu toplumun birer bireyi değil midir? Toplumda
cereyan eden rahatsızlıkların onlarda da gözlenememesi mümkün müdür? Elbette ki
hayır. Belki de herkesten fazla gözlenebilecek bir duruma düşmüştür.
Sosyolojinin dallarından bir tanesi de Eğitim
Sosyolojisidir ve Eğitim Sosyolojisinin kurucu Emile Durkheim'a göre her sosyal
düzen, onu meydana getiren fertlerin dışında bağımsız olarak var olan ve
kişilerin değişmelerine bakmadan devam eden bir gerçekliktir. Sosyal kurumlar
birer kalıp, birer nehir yatağıdır; çocuklar ve gençler onun içinde şekillenir,
oradan akıp giderler. Sosyal şekiller, bireyleri kendi istediği biçimde
şekillendirmek için baskı ve zor kullanır; bu baskı ve zorlama bazı konularda
ve bazı dönemlerde çok sert hissedildiği gibi, bazen da hemen hiç
hissedilmeyecek kadar hafif kalır. Sosyal kurumların güçleri özellikle bu
kurumların içinde geçerli olan kurallardan saptığımızda kendisini
göstermektedir. (Durkheimin bu değerlendirmesinden sonra yazımıza bir nokta
koyalım ve daha sonra kaldığımız yerden devam edelim inşallah.)


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir