gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Yokluk mu, Yoksulluk mu Yaşadığımız ?

19 Temmuz 2025, 23.19
A- A+


        Altmışlı yetmişli  yıllarda çocukluğumuzun geçtiği mahallemiz de herkes birbirini tanırdı. samimiyet olmasa bile kimlerin akrabası, gelini ,kardeşi , kızı oğlu, bilinirdi. Akşam üstleri  komşular bir araya gelir ortaklaşa hazırlanan sofralarda çaylar kurabiyeler yenir içilirdi. Güzel zamanlardı...Kapılar kilitlenmezdi, hırsızlık hiç olmazdı. Duyardık ama bizim mahallemizde hiç olmadı...Çocuklar sokakta korkmadan oynardık. Bildiğim tek kötü olay İstanbul da Ayla isimli  bir kız çocuğunun kaybolduğu ve uzun süren araştırmalara rağmen bulanamamasıydı. Bu vaka hepimiz için bir dönüm noktası olmuştu, bu olaydan sonra  sıkı sıkı tembihlenen çocuklara olarak biz ,pek tanımadığımız kişilerden uzak durmaya başlamıştık .Bu günkü evhamlı yapımın temeli o günlerde başlamış olabilir.. Yakın komşuların çocuklarıyla bizler,her gün birimizin bahçesinde eski kumaşlardan çadır evler kurar topraktan taştan eşyalar yapardık .Evlerimizden getirdiğimiz yiyeceklerle piknik sofraları kurar neşeyle  yerdik. 
          Babam belediye de memur annem ev hanımı ve biz üç kız kardeş mis gibi bolluk içinde yaşardık. Bolluk derken ev eşyası, altın vb  anlamında değil elbette. Ama yiyecek içecek anlamında  herkes aynıydı. bizim sokakta zaten yedi sekiz hane aynı iş yerinden babalardı. Çalışan anne hiç yoktu.
Teyzem ve büyük halam öğretmendi ama onlar da bizim sokakta oturmuyorlardı. Tek maaşlı ailelerdeki bolluk şimdi ki en zengin evlerde ki kadardı nerdeyse.         
           Peynir, zeytin yağı ,pekmez ,büyük tenekelerle, un vb büyük çuvallarla alınır. kiler de muhafaza edilirdi. Meyveleri ise kasalarla ,kavun karpuz at arabası ile eve getirilirdi. Yakın köylerden çifti amcalar eşeklerine yükledikleri küfe denen  büyük sepet benzerleri  ile  armut ,elma, kayısı, mevsimine göre bahçesinde ne yetişiyorsa getirir biz ondan küfelerle alırdık. Piknik yapacağımız zaman kilere koşar elimize geçen canımızın çektiği ne varsa alır piknik soframıza getirirdik .Babam kavun vb alıp yerseniz yumuşak olanları alın önce alın derdi.

        Eğer yumuşak
 kavun bulamazsam elimle sıka sıka yumuşattığımı dün gibi hatırlıyorum))) Tüm reçelleri annem yapardı. Kavanoz kavanoz mutfağımıza dizerdi annem .Tarhana yapardı annem, bahçede kuruturken ,göz kulak olmak biz çocukların göreviydi...İlçeden gelen kiracımızın öğrettiği kışlık yufka yapımını bir kaç komşu imece usulü yapardılar, Kışın çabucak börek yapmak gerektiğinde hafif ıslatılan yufkaların arasına istenen iç konularak börek yemeğe hazır oluverirdi.. Çok severek yerdik .bu günkü gözlemeleri andırdı biraz .Sucuğu babamın yardımı ile yapardı annem ,makinadan çekmesi zor oluyor diye mi bilemiyorum. Büyük kap içinde kıyma sarımsak ve bir kaç baharat iyice yoğurulur, kaç gün olduğunu tam bilemiyorum ama üç gün veya beş günü gibi bekletilirdi. Daha sonra   bağırsaklara doldurulur ,kangal şekli verilip bağlanır asmanın altına direklere kuruması için asılırdı. Balığa gelince ,ev denize yakın ya sahile balıkçı sandalları yanaşınca tepsiyi kapan koşardı, sardalya alırdık bol bol yerdik .Palamut ve benzeri diğer balıkları, babam balıkçıdan alır, kiremit içinde kağıda sarıp domatesli biberli   Davit'in  fırınında pişirtip öyle getirirdi çoğu zaman . Bir defasında çok torik yakalanmış, bir araba dolusu torik almış babam, gene annemle birlikte tuzlu balık basmışlardı tenekelere..
         Ben  kilo ile peynir zeytin yağ un, pekmez şeker, ve benzeri gıdaları almayı evlendikten sonra 70li yılların sonunda 80 yıllarda öğrendim, 2000 den sonra ise bir çok gıda alımı bütçemizden çıkıp gitti. Yeni evliyken hiç unutmam yağ bitti annemlere koş, şeker bitti annemlere koş...Bir ara artık yeter dedim bakkala gittim şişe ile yağ ,kilo ile peynir aldım. Eve gelirken bütün mahalle beni izliyor sanıp çok utanmıştım. 
         Aradan yıllar geçti. Artık utanmıyoruz şükür. Alıştık kiloyla almaya alsak alsak en çok beşer kilo alıyoruz .Allaha bin şükür. Ama  bu ilk bahar ve yaz kadar pahalı meyve sebze 70 yıllık ömrümde ilk defa gördüm.. Kiraz, çilek vb çok emek vardır neyse de, iğde ,deniz kumunda yetişen bir ağaç iğdenin kilo 600 tl  ,insaf yani.. yazlık yöresinin sahiline eşim ve emekli öğretmen komşumuz , belki on iğde dikmişlerdi hepsi kocaman oldu. Bu sonbahar poşeti alıp ,başkalarından önce toplamalı bari .)))
           Pahalı falan  olsa da başka yerden kısıp özendiğimiz meyvelerden  birer ikişer kilo alıyoruz ,Ama alamadıklarımız da var...onunda kimisi bozuk kimisi  ham, kimisi tatsız. Ağzımızın da tadı yok belki, kaçırdılar iyice..

      Çocukluğumun güzel günlerini bolluğunu derken aslında terbiyesini , güzel ahlakını, saflığını ,saygısını ,temizliğini arıyorum...Gören var mı:?

YORUMLAR

20 Temmuz 2025, 12.41
Sevgili perperike tebrikler!
Yazını büyük bir duygu seliyle okudum… Kelimelerin öylesine içten, öylesine samimi ki; bir anda kavun kokulu çocukluğuma ışınlandım. Sadece yoklukla yoksulluğu değil, aslında kaybettiğimiz sıcaklığı, güveni, paylaşmayı sorgulatıyorsun. O eski günlerin bolluğu değil belki, ama bereketiyle gelen ahlakı, terbiye ve saflığı öyle güzel yansıtmışsın ki, gözlerim dolarak okudum.
Bu yazın, geçmişi unutmamamız için bir hatırlatma, aynı zamanda geleceğe dair bir özlemin sesi olmuş. Kalemine, yüreğine sağlık. Daha nice derin ve anlamlı yazılarını dört gözle bekliyorum.

20 Temmuz 2025, 14.35
Eksik veya yanlış bir şey yazmışım düzelteyim.Torik veya palamut ndan ,dilimlenerek yapılan tuzlama balığa lakerda denir. 


Tuzlu balık dediğimizi biz sadece sardalyadan yapardık. Başka balıklardan yapılabilir belki ama bizim yörenin sardalyası çoktu biz ondan yapardık.Ayrıca Yahudi komşularımız çiroz denen balık kurutma işlemi yapıp  kuruttukları balıkları kış boyu yerlerdi.Bşzde yerdik ama kendimiz hiç kurutmadık..
20 Temmuz 2025, 19.02
Yazınız tam bir "rosy retrospection bias" yani "pembe geçmiş yanılgısı" örneği. Geçmişi anlatırken sadece "iyi"/"güzel" anıları hatırlamak, hafızanın bize oynadığı en trajik oyunlardan biridir. Ben bu duruma "nostaljik filtre" diyorum. İnsan beyni, acı anıları bastırır, güzelleştirilmiş hatıralarla kendini avutur. Kapılar kilitlenmezdi, çocuklar sokakta güvenle oynardı, komşuluk vardı, sofralar ortaktı... Sanki herkesin kalbinde beyaz güvercinler uçuşuyor, herkes helva gibi yumuşacık, herkes safi iyilikten ibaretti.

Ama bir duralım!

Bu anlatılan geçmişin içinde ne yok?

Mesela miras yüzünden birbirine düşman olmuş kardeşler yok. Töre cinayetleri yok. Okula gönderilmeyen kız çocukları yok. Siyasi kutuplaşmalar yüzünden camilerin, kahvehanelerin ayrıldığı mahalleler yok. Ülkeden ve dünyadan haberdar olacağın bir mecra yok [Son derece önem atfettiğim bir örnek vereyim. 12 Eylül döneminde "karıştır, barıştır" uygulamasından önce solcular Metris, Ülkücüler Mamak, Kürtler Diyarbakır cezaevlerinde işkence gördüler. Esasında devlet, sistematik şekilde bütün grupların üzerine gitti ama bu grupların hiçbiri birbirinden haberdar değildi ve her grup o zulümleri sadece kendi fraksiyonlarının yaşadığına inandı. Eğer o gün medya bugünkü kadar aktif olsaydı, sosyal medya gibi alanlardan iletişim kurulabilseydi belki "Kürt sorunu" daha doğrusu "PKK sorunu" bu kadar şiddetli yaşanmayacaktı. Çünkü Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanılanlar örgüte katılım sayısını çok ciddi oranda artırdı] Yazınızda harika bir cümle geçiyor: "Bizim sokakta çalışan kadın yoktu" Neden yoktu? Çünkü kadına "çalışma" izni verilmezdi. Çünkü kadının yeri evdi. Çünkü emeği görünmeyendi. Yani tek maaşla geçinmek "bolluk" değil, kadın emeğinin sistematik bastırılmasıydı.

Bugün bir çocuk sokağa salınamıyor diye üzülüyorsak, şunu da hatırlamak gerekir: Belki o zaman da sokaklar güvenli değildi, sadece tehlikeler bilinmiyordu. Medya yoktu, iletişim yoktu, istatistik yoktu. Şimdi her şeyin kaydı tutuluyor; o yüzden "arttı" sanıyoruz. Oysa bazı şeyler hep vardı ama adı konmazdı. Kaç kız çocuğu bakkalın, manavın, komşunun, hatta aile-içindeki birilerinin tacizini yaşayıp susmak zorunda kalmıştır?

Daha önce burada bir yazı yazmıştım: "hiç", "yok"tan iyidir diye. Yani insan için herhangi bir şeyin varlığının bile bilinmemesi, bulunmamasından daha iyidir. Mesela yoksulluk eğer kolektifse, fark edilmez. Mahallede hiçbir çocukta bisiklet yoksa sorun yoktur. Ama bir çocukta varsa, diğerleri için trajedi başlar. Tam da bu yüzden, geçmişin bazı dönemleri "yoksulluğun eşitliği" sayesinde huzurlu görünür. Ama o "huzur", "var"lıktan değil, ortak "yok"sunluktan kaynaklanır. Bir nevi "yokluğun romantizmi"dir bu. Sonrasında da peşi sıra öğütler gelir: "Siz şükretmeyi bilmiyorsunuz", "Biz bir simitle bile doyardık". Bugünün gençleri "İş yok, atanamıyoruz, eve ekmek götüremiyoruz" diye sokaklarda röportaj verirken "Çıkar cebindeki telefonu göster" diyen sakallı dayının motivasyonu da o yıllar işte. Okuma-yazma bilenin devlet memuru, lise mezunlarının öğretmen yapıldığı dönemlerden bahsediyoruz. Bunu söyleyince de "o yıllarda verilen eğitimler, şimdiki üniversitelerden daha zordu" gibi saçma bir cevapla karşılaşıyoruz. Nasıl eğitim verilmiş acaba? Ya hu kendi tarihimizi bugün bile başka kaynaklardan öğreniyoruz, neyin eğitimi? "Ekmek-Otlak Savaşı" diye bir savaş yaşandı Fatih Sultan Mehmet döneminde, Batı kaynaklarında "Breadfield" diye geçer, kaçımız biliriz?

Ben geçmiş dönemde yaşamış birinden hiç özeleştiri duymadım, sürekli bir güzelleme.

Biz doğayı hoyratça tükettik, size beton bıraktık.
Biz köyden kente göçtük ama şehirleri köy gibi yönetmeye çalıştık.
Biz sanayileşmeyi bile doğru dürüst başaramadık.
Biz "devlet memuru" olmayı, emekli parasıyla ev alıp emekli maaşıyla geçinmeyi tek başarı ölçütü yaptık.
Biz özgürlük demedik, itaat dedik.
Biz ilk olarak "1965" yılında Başbakan seçtiğimiz Süleyman Demirel'i, tam da Fikret Kızılok'un "Süleyman hep Başbakan" nakaratındaki gibi "2000" yılında ülkenin başında Cumhurbaşkanı olarak görev yapmasını sağladık. Bu adamı farklı dönemlerde yedi defa Başbakan yaptık

Bunları söyleyen var mı, yok...

Sizin bu yazıyı kaleme alırken hissettiğiniz duygunun sahici olduğuna inanıyorum. Kaldı ki inanıp inanmamak benim haddime de düşmez, herkes özellikle kendi çocukluk ve gençlik yıllarını güzel hatırlar. Ama kişisel geçmişin güzelliğini, kolektif bir geçmiş tasarımına dönüştürmek bana anlamlı gelmiyor. Sonuçta her nesil, bir önceki neslin günahının bedelini ödüyor. Olayı siyasete bağlamak istemiyorum ama bu ülkede ne yazık ki hemen her durum siyasetin konusu. Bugün mevcut iktidarı ayakta tutan seçmen grubu sizin nesliniz. Hatta iktidarı da geçtim, bir sene evveline kadar nerdeyse bütün siyasi parti liderleri sizin jenerasyondu. E işte bir analoji yapın, geçmişin terbiyesi, güzel ahlakı, saflığı, saygısı ile bu liderlerin tavırlarını. İzole edilmemiş, münzevi hayatların yaşanmadığı bir mahallede büyümediyseniz bu kişiler ve yandaşları da sizin mahallelerden çıktı.

Biraz sert yazdığımın farkındayım. Ama bu geçmiş güzellemelerinden fenalık geldi. Yukarda belirttiğim gibi kişisel yaşam için hatırlandığında tebessüm bırakıcı etkisi vardır ama toplum ve ülke adına hiç de hayırla anılacak dönemler değildi. Sadece sizin özelinizde şunu takdir ediyorum: o dönemleri görmüş, yaşamış bir kadın olarak bir şekilde eğitim görüp öğretmen olmuşsunuz. O yılları hesap ettiğimizde, hiç de azımsanmayacak bir başarı. Bir de şu var: siz ve sizin gibi en azından dünyadan haberdar insanların dünyanın bu hızlı değişimine, dönüşümüne ayak uydurma çabanıza büyük saygı duyuyorum. Muhtemelen siz çocukken evinizde televizyon yoktu. Biraz büyüdünüz siyah beyaz televizyon, sonrasında renkli televizyon, sonrasında plazmalar ve şimdi nerdeyse her evde bir duvarı tamamen kaplayan televizyonlar. Burada televizyon sadece bir örnek, yani bir teknolojik aletin yokluğundan, son aşamasına kadar hepsine tanıklık ettiniz ve Allah uzun ömür versin daha da edersiniz. Bu korkunç gelişime, hıza ayak uydurmak en azından uydurmaya çalışmak kolay bir durum değil. Bunun dışında bence güzel hatıraları gene yad edin ama sizin çocukluk ve gençlik dönemlerinizin "ülke açısından" çok da kaydadeğer tarafları olmadığını, bizzat kendiniz olmasa bile sizin neslinizin geriye enkaz bıraktığını kabul edin. Tıpkı orta yaşı geçmiş benim kuşağın, bir sonraki döneme bıraktığı enkaz gibi...
20 Temmuz 2025, 19.59
 Sevgili kardeşim BirAdamY, size mesaj yolladım okursanız mutlu olurum. Selamlar.
20 Temmuz 2025, 20.12
sevgili BirAdamY, 
Yorumunuz için teşekkür ederim. Sadece bana değil son otuz kırk yıla cevap olmuş. Yerden göğe haklısınız. İyimserliğim konusunda haklısınız ama hayatım gül pembe geçmedi. Dikkat ederseniz sadece çocukluğumu anlattım .Geri kalan ömrümde ise  çevremde .kırk yıllık öğretmenlik hayatımda   yetiştirdiğim temiz ahlaklı dürüst öğrencilerimle gurur duyuyorum .bir öğretmen olarak elimden bu geldi ve en iyi şekilde bunu yaptım..Yetiştirdiğim öğrenciler içinde bir tanecik olsun suça karışmış ,ahlaksız ve benzeri kötü kişi olmadı. Öğrencilerimi, Cumhuriyetimize, ATA mıza ,devletimize saygılı yetiştirdim bu da bana yetiyor.
 Selamlar
21 Temmuz 2025, 13.55
hocam selamlar
Ben geçmiş güzellemesinden daha çok bir anılar -nostalji tadı aldım yazıda. 
Bu arada BirAdamY ye de katılmamak mümkün değil onu da söyleyeyim.

 Hadi birazda (ama az bak, kimse kızmadan) geçmiş güzellemesi ben yapacağım:)
Ben sanırım 97 yada 98 de tanışmıştım cep telefonu ile.Daha önce kullanılmaya başlamıştır illaki ama zalım yokluk hunhar fakirlik vs vs .
 Akıllıları ne zaman geldi yada ben ilk ne zaman kullandım hatırlamıyorum. Şu anda elimin bir parçası olarak kullandığım akıllı telefon ve ya teknoloji konusuna el atayım hızlı hızlı
Teknolojiyi olumlu kullandığımızı varsayıyorum bu arada. Tik tok ta para kazanmak affedersiniz kıçında kırmızı tayt ile kissss meee diye bağıran 60 yaşındaki bıyıklı amcadan bahsetmiyorum.
Telefondan önce meydan larousse vardı. Gazeteler kuponla da verirdi, kuponları tamamlayıp almadan önce  zengin bebelerinin kütüphanesinde de görmüşlüğüm vardı. Öğretmenler ki sağolsunlar o zamanki benim şansıma tanıdığım iyi öğretmenler (hocam siz de dahil tabiki) ödev verirdi. ara bul ansiklopedi de pehhhh...Detaylı bir şeyler isterlerse ver elini kütüphane. Bu arada kütüphaneye gitmemiş, oranın tadını kokusunu almamış  çocuklar var bu devirde:(
Bilgiye ulaşmak zordu, bilginin doğruluğu ise kati değişmezdi. Kütüphanede bulunan kitapta yazan ne var ise doğru idi, teze anti tez üretilmez olduğu gibi kabul görürdü. Güzel miydi? evet bence güzeldi.  Emeksiz yemek olmuyordu. Doğrumuydu ,değildi ama güzeldi:)
Kolaya alışan kaplumbağalar balıkçı barınağını terk etmezmiş 


21 Temmuz 2025, 14.38
Canım Mythix,s ve DisTurbeD  , sizler  yabancı değilsiniz diye sıra size  şimdi geldi... Kırk yılın acısını benden çıkarmaya gelen kardeşime yazdım falan zaman geçti..Beni çok iyi anlayan bir kaç kardeşimden birisiniz . Daha  burada bir kaç güzel kalpli kardeşim de öyleler.

AMA. 
Özür dilemem gereken bir grup kardeşim var. Annesiz ,hatta ailesiz yaşamak zorunda kalan herkesten çok çok özür diliyorum. Annem şunu yaptı babam bunu aldı derken düşüncesizlik etmişim.   Kİ ben de zaten 24 yaşında annesiz kalan biriyim. Ve  bu yüzden çocuğundan ayrı kalan anneler yanında , veya babasız annesiz kalan çocuklar yanında annecim  babacım ,yavrum vb  dememiş ve  çocuklarıma da aynı edebi vermiş biriyim...Buna rağmen sanki ailemle övünmüş gibi olmuşum. Ayıp etmişim .Oysa  biz sıradan bir memur ailesiydik. Sadece yememiz içmemiz yani mutfağımız güzeldi. Çok zengin oldukları için bizi küçük gören akrabalarımız da vardı..Bir gün onları da anlatayım da ödeşelim bari:))  O günleri özlüyorum demek istemiştim. Neyse...

Blog yazarlarının ve hatta yorum yazanların seviyelerinin çok yukarda olmaları beni ,son yıllardaki karamsarlıktan çıkardıkları için hepsine çok teşekkür ediyorum. Bazılarını kalbime koyuyorum o da biline....
Sizleri çok seviyorum ,gurur duyuyorum...
Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın