Annemin Sesine Kalan Ev
27 Ocak 2026, 21.43 A- A+
Anahtar kilide girdiğinde kapı zorlandı. Bu bir direnç değildi; daha çok hatırlama gibiydi. Sanki ev beni tanımış ama içeri almadan önce duraksamıştı. Çünkü bu kapı en son annemle açılmıştı. Onsuz açılmayı öğrenmemişti henüz. Bir adım attım, sonra bir adım daha. İçeri girdiğimde ilk gelen koku sabun değildi, yemek değildi. Bu evin kokusu başka bir şeydi. Birkaç saniye sonra anladım: Bu ev annemin sesiyle kokuyordu.
“Üşütme yavrum, geç kalma, tok musun?”
Kimse söylemiyordu artık ama her yer söylüyordu. Duvarlar, perdeler, halının püskülleri… Ev boştu ama sessiz değildi. Boşlukla doluydu. Kıştı. Kombi çalışıyordu, kaloriferler sıcaktı, borulardan hafif bir uğultu geliyordu. Ama içeri çöken soğuk, ısıtılabilecek bir soğuk değildi. İçimden kanım çekilmiş gibi hissettim. Ellerim buz kesti. Isınmak için bir şey yapmadım. Çünkü bu, havanın soğuğu değildi; bu, annenin olmadığı evlerin soğuğuydu.
Mutfağa geçtim. Masaya oturdum. Bir sandalye fazlaydı hâlâ. Kimse kaldırmamıştı. Bazı sandalyeler boş kalsa da bir ömrün ağırlığını taşır; insanın eli gitmez. Tezgâhın köşesinde bir bardak duruyordu, altı çatlak. Atmamıştı. Kesin “lazım olur” demişti. Annem hiçbir şeyi atmıyordu; çünkü anneler bilir, insan en çok kırıldığında lazım olur.
Telefonum çaldı. Açmadım. Bu evde artık duyulabilecek tek sesin ne olduğunu biliyordum. Yatak odasına girdim. Dolap düzenliydi. Az eşya, çok sessizlik. Raflar bana bakıyordu; “yine acele ediyorsun” der gibi. Bir çekmece açtım. İçinden bir not düştü, sanki bilerek saklanmıştı: “Eğer bunu okuyorsan, ben mutfaktayımdır. Yoksam… Sen güçlü ol diye sustuğum her şey sendedir.” Dizlerim tutmadı. Bazı cümleler insanı ayağa kaldırmaz; dizlerinin üzerine bırakır. Annem güçlü olmamı istemişti ama kimse bana güçlü olmanın özlemi susturmadığını öğretmemişti. Sadece içe akıtıyordu.
Ağladım. Sessizce. Çünkü bu evde bağırarak ağlamak ayıptı; komşular duyardı. Kimse duymadı ama ben yine de sesimi kısarak ağladım. İnsan bazı alışkanlıkları, öğretilmiş suskunlukları, kime ait olduğunu unutarak taşır. Mutfağa geri döndüm. Ocakta bir tencere vardı. Boştu ama kapağı kapalıydı. Açmadım. Çünkü bazı kapaklar açılırsa insan kendini bir daha toparlayamaz.
Ocağın hemen yanında çaydanlık duruyordu. Öylece. Tozlanmış. Çay içmediği bir gün bile olmazdı. Çaydanlık bile sanki boynunu bükmüş, onun gelmesini bekliyordu. İçimde tarifi imkânsız bir sızı belirdi. Bu bir acı değildi; daha çok içten içe çöken bir boşluktu. Buğulu gözlerle etrafa baktım. Anılar bir film şeridi gibi akmaya başladı. Sesler, hareketler, küçük cümleler… Bir anın içine bir ömür sığdı.
Kalkamadım. Oturduğum sandalyeden doğrulamadım. Dizlerim sanki bana ait değildi o an. Bir süre öylece kaldım. Sonra zorlanarak ayağa kalktım ve pencereye yürüdüm. Camı açtım. Dışarının soğuk rüzgârı buz gibi yüzüme vurdu. Ama o anda, o buz gibi rüzgâr tuhaf bir şekilde sıcaktı. Sanki yüzümü ısıtıyordu. Sanki annemin nefesi değmişti yüzüme. Çektim içime. Doya doya. İnsan bazen soğukta ısınır.
Bir süre sonra camı kapattım. Ev yine sessizdi. Ama ben artık o sessizliğin içindeydim. Çıkarken kapıyı kilitledim. Anahtar cebimde ağırlaştı. Demir gibi değil; hayat gibi. Ev artık boştu ama asıl boş olan bendim. O an şunu anladım: İnsan büyür, evlenir, çocuk yapar. Ama bir gün bir kapıyı açar ve kimse “üşütme” demez. İşte o gün, insan gerçekten yetim kalır.


YORUMLAR