İpi Elimizi Kesse de Bırakmadığımız Günler
29 Ocak 2026, 23.12 A- A+
Bir zamanlar gökyüzü daha yakındı.
Elimizi uzatsak değecek gibiydi; parmak uçlarımızda rüzgârın serinliği, gözlerimizde sınırsız bir ihtimal duygusu vardı. Yukarı bakmak yorucu değildi henüz, umut başı dik taşınabiliyordu.
Her şey mahallenin boş arsasında başlardı.
Toprağı yazdan kalma sıcak, dizleri çoktan kabuk bağlamış çocukların arasında… Gazete kâğıdından kesilmiş gövde, iki ince çıta, biraz ip. Annemizin arkamızdan seslenen “Dikkat et, kopmasın” uyarısı, babamızın konuşmadan attığı sağlam düğüm… O düğüm, sadece uçurtmayı değil, bizi de hayata bağlardı sanki.
Koşardık.
Nefesimiz kesilene kadar, kalbimiz göğsümüze sığmayana dek. Avuç içlerimiz terler, ip ele dolandıkça ince ince yakardı canımızı. Acı vardı, evet. İp elini keserdi. Kızarırdı deri, bazen kan sızardı. Ama bırakmazdık. Çünkü acı, o yaşta vazgeçmek için yeterli bir sebep sayılmazdı.
İp, bırakmayı öğretirdi belki ama biz o dersi hiç sevmezdik.
O uçurtma artık kâğıt değildi.
O, bizim gururumuzdu. Mahallenin ortasında yüksek sesle söyleyemediğimiz “ben buradayım” cümlesiydi. Avucumuzda yanma, kalbimizde tarifsiz bir heyecan, gözümüzde gökyüzü… Hepsi aynı anda yaşanırdı ve hiçbirine itiraz etmezdik.
Kuyruğu ne kadar uzunsa, o kadar güzel dururdu sanırdık.
Daha süslü, daha heybetli, daha “havalı”. Rüzgârda savrulan her parça, hayal gücümüzün uzantısıydı. Uçurtma ne kadar yukarıdaysa, biz de o kadar büyürdük.
Yan arsada bir başkası koşardı.
“Benimki daha yüksekte!”
“Hayır, benimki rüzgârı daha iyi tutuyor!”
İpler birbirine dolanır, bir anlık panik olurdu; sonra kahkaha kopardı. O kahkahalar havada asılı kalırdı, yere düşmezdi hiç.
Kazanmak önemliydi belki…
Ama asıl mesele oyunda kalmaktı.
Bir gün birimizin ipi kopardı.
O an her şey susardı. Gözlerimiz gökyüzüne kilitlenirdi. Uçurtma takla ata ata süzülürken nereye düşeceğini merak eder, bir saniye bile gözümüzü ayırmazdık. Çünkü o sadece bir uçurtma değildi artık; o bizim umudumuzdu, o bizim mutluluğumuzdu. Düşerken bile izlemeye değerdi.
Sonra bir ses yükselirdi kalabalığın içinden:
“Üzülme… özgür oldu.”
Ve o cümleyle yenilgi hafiflerdi. Kaybetmek bile başka bir anlama bürünürdü.
Bazılarımız uçurtmaya zarf bağlardı.
İçine büyük laflar yazılmazdı.
“Selam.”
“Beni gören var mı?”
“Umarım mutlusundur.”
Gökyüzüne mektup gönderecek kadar cesurduk o zamanlar. Sanki gökyüzü bir postacıydı; sanki umut, gerçekten bir yere varabilirdi.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum…
Bugünün çocukları bu büyülü telaştan mahrum. Ellerinde ekranlar var; önlerinde duvarlar, üstlerinde tavanlar. Rüzgârı beklemeyi bilmiyorlar. Canı biraz yakan bir şeye sıkı sıkı tutunmanın ne demek olduğunu kim öğretecek onlara?
Mahalle kalmadı, arsa kalmadı; en kötüsü, birbirine karışan kahkahalar kalmadı. Belki de bu yüzden bugün her şey bu kadar ağır. Çünkü biz, bir zamanlar ipi kesen acıya rağmen uçurtmayı bırakmayan çocuklardık.
Ve şimdi bir şey yap. Yazıyı bitirdin ya, kalk ve bir an gökyüzüne bak. Bak… Uçurtman hâlâ orada, hâlâ süzülüyor, eskisi gibi. Kahkahaları duy, rüzgârın içinden gelen o tanıdık sesi… Belki çok kısa bir an ama yetiyor; çocukluğunu yeniden yaşamaya.
Çünkü değişmeyen tek şey gökyüzü ve o hâlâ orada, seni bekliyor. Üzülme, yalnız değilsin. Ben de o gökyüzüne bakıyorum şimdi, aynı duygularla, ben de oradayım. Ve bak… benim uçurtmam, seninkine selam gönderiyor.


YORUMLAR