Sessiz İnsanların Gürültüsü
01 Şubat 2026, 23.50 A- A+
Elina Beş yaşındaydı.
Konuşmayı seviyordu. Sözcükleri doğru yere koyamazdı belki ama duygularını saklamayı henüz bilmiyordu. Bir şey olduğunda hemen anlatırdı; ne gördüyse, ne hissettiyse. Cümleleri aceleydi, çünkü içinde beklemek istemeyen bir sevinç vardı. İçi içine sığmazdı. Konuşmak istiyordu. Konuşunca var olduğunu hissediyordu.
O gün de öyleydi.
Kalabalık bir odadaydı. Büyüklerin arasında. Dizleri koltuğa değmeyecek kadar küçüktü. Ayakları yere basmıyordu ama anlatacak çok şeyi vardı. Gözleri parlıyordu. Heyecanı sesine taşıyordu. Konuşmaya başladı. Kelimeler birbirinin önüne geçti. Güldü, ellerini oynattı. Konuşurken heyecandan yüzüne düşen saçlarını küçük bir hareketle arkaya attı. Gözleri ışıl ışıldı.
Sonra bir ses geldi.
“Ya ne kadar patavatsız…”
“Olur olmaz yerde bunlar söylenir mi?”
“Hiç mi bir şey öğretmiyorsunuz bu çocuğa?”
“Bu nedir canım, olmaz ki böyle…”
Anlamadı. Ama hissetti. İçindeki sevinç bir anda yerini ne olduğunu bilmediği bir utanca bıraktı.
Sonra biri eğildi. Yıllar sonra kim olduğunu hatırlamayacaktı belki ama elinin üzerini, bacağının kenarını, kolunun üstündeki o noktayı bedeni hatırlayacaktı. Bir çimdik. Hafifti ama yerini bilen bir acıydı.
İrkildi. Cümlesi yarım kaldı. Gözleri, konuştuğu yerden kopup eline gitti. Tam tekrar konuşacakken dizine vuruldu. Sert değildi ama yeterince netti.
Kimse “sus” demedi. Ama anladı.
O yaşta bir şey öğrendi. Konuşmanın bir yeri vardı. Bir zamanı vardı. Yanlış yerde olunca can yakıyordu.
Gözleri doldu ama ağlamadı. Çünkü ağlaması gerekmediğini çok çabuk öğrenen çocuklardandı. Yutkundu. Kelimeler boğazında düğümlendi. Başını eğdi. Ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. Artık konuşmuyordu.
Odada hayat devam etti. Kahkahalar, gülüşler, sohbetler… Kimse fark etmedi. Çünkü hâlâ oradaydı. Sessizce.
Bir gün olanları unuttu. Ama beden unutmadı.
Başka bir gün yine konuşmak istedi. Yine heyecanlandı. Yine anlatacak çok şeyi vardı. Ve yine bir çimdik geldi. Yine canı acıdı. Yine kelimeler boğazında kaldı. Bir sonraki gün… ve bir sonraki.
Beş yaşındaki çocuk bir karar almadı ama bir refleks edindi: Bir şey söylemeden önce durmayı, içinden geçenleri tartmayı, sorumlu olduğu kişilerin gözlerinin içine bakıp onay almayı. Ve eğer canı acıyacaksa… hiç söylememeyi.
Yıllar sonra insanlar onun için şunu diyecekti:
“Ne kadar sakin.”
“Çok olgun.”
“Hiç sorun çıkarmaz.”
Kimse bilmeyecekti. Sorun çıkarmamayı değil, canının yandığı yeri çok iyi hatırlamayı öğrendiğini. Ve o küçük çimdik, yıllar sonra sesini değil, hayatla kurduğu mesafeyi belirleyecekti.
Elina Sekiz yaşına geldiğinde,Okul sırası bacaklarına hâlâ biraz uzundu. Ayakları yere tam basmıyordu, parmak uçlarıyla sallanıyordu. Tahta gıcırdıyordu. Tebeşir sesi sınıfın içine ince ince dağılıyordu. Öğretmen basit bir soru sordu.
Cevabı biliyordu. Emin değildi belki ama biliyordu. İçi kıpırdadı. Kalbi hızlandı. Göğsünün ortasında o tanıdık his belirdi: Şimdi konuşabilirim.
Parmağını kaldırdı. Önce yavaş, sonra biraz daha dik. Dirseği havada asılı kaldı. Tam o anda zaman uzadı. Sınıfa bakmadı, öğretmene de. Bir an, bacağının kenarında kimsenin görmediği o tanıdık sızıyı hatırladı.
Avucu terledi. Boğazı kurudu.
Ya yanlışsa?
Ya gülerlerse?
Canın acıyacak.
Parmak yavaşça indi. Öğretmen başka bir çocuğu kaldırdı. Doğru cevap verildi. Sınıf güldü. “Aferin” dendi. Başını eğdi. Önce bir rahatlama geldi, ardından boşluk.
Kimse fark etmedi. Çünkü bir şey yapmamıştı. Sadece vazgeçmişti.
O gün şunu öğrendi: Bilmek yetmiyordu. Söylemeye cesaret etmek gerekiyordu. Ve cesaret her zaman güvenli değildi.
Teneffüste herkes koşturdu. O sırasının üzerinde kaldı. Defterinin kenarını çizdi, sildi, tekrar çizdi. Kimseye anlatmadı. Çünkü anlatılacak bir şey yoktu. Bir şey olmamıştı.
Ama biliyordu: İçinde bir şey bir daha kalkmamak üzere oturmuştu.
On beş yaşına geldiğinde suskunluğu artık yadırganmıyordu. Hatta seviliyordu. “Ne kadar ağırbaşlı.” “Yaşına göre çok olgun.” Bu cümleler duyulduğunda baş hafifçe eğilir, gülümserdi. İçinden eksilen şey fark edilmezdi.
Bir gün canı yandı. Konuşabilirdi. Sesini yükseltebilirdi. Ama susmayı seçti. Çünkü susmak güçlü görünüyordu. O gece yatağında tavanı izlerken cümleler geldi. Sabah olduğunda yüz yine aynıydı.
Kimse bilmedi. O gün susarak kendini terk etmişti.
Elina Büyüdü. Bir işi oldu. Bir hayatı. “Güçlü” dendi onun için. Toplantılarda dinledi, not aldı. Konuşması istendiğinde kısa cümleler kurdu. Bir gün biri dönüp “Ne düşünüyorsun Elina?” dedi.
İçi kapandı. Kalbi hızlandı. Yıllar öncesinden biri bacağına dokunmuş gibiydi. “Fikrim yok” dedi. Oysa vardı. Söylemek istedikleri, itirazları, sınırları…
Ama ses çıkmadı.
Ve bir gün fark etti: Artık suskunluğu seçmiyordu. Suskunluk onu seçiyordu.
Sonra küçük bir an geldi. Büyük bir karar değildi. Yine susma refleksi geldi ama bu kez durmadı. Sesi titreyerek de olsa çıktı. İlk kez şunu anladı: Konuşmak can yakıyordu ama susmak artık daha çok yakıyordu.
Her şeyi söylemedi. Bir cümle yetti. Yılların sessizliğinden sızan küçük bir çatlak gibi. Gürültü de tam orada başladı.
Artık bağırmıyordu ama eskisi gibi de susmuyordu. İkisi arasında, kendine ait bir yerde duruyordu. “Değiştin” dediler. Haklıydılar.
Eskisi, susarak hayatta kalandı.
Şimdi konuşarak var olmayı öğreniyordu.
Ve işte bu yüzden sessiz insanların gürültüsü vardır.
Duyulmaz.
Ama bir kez duyduğunda,
artık hiçbir sessizlik
sana gerçekten sessiz gelmez.
Sessiz insanlar sakin değildir, yalnızca bir zamanlar konuşmanın can yaktığını öğrenmiş ve o acıyı bir ömür taşımayı seçmişlerdir.


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir