ENKAZ
06 Şubat 2026, 15.00 A- A+
Kırılmanın Eşiğinde
Dışarıdan bakıldığında hayatı sıradandı. Perdeleri hep yarı aralıktı, ışığı fazla sevmeyen odalarda yaşıyordu. Balkondaki saksılarda toprağı kurumuş çiçekler, camın kenarında öylece bekleyen boş fincanlar… Onun yaşadığı evden çok, zamanın ağır ağır terk ettiği bir anıya benziyordu. Gürültüden kaçan, kalabalığın sesini bedeninde taşıyan biriydi.
Günler onun için bir devam değil, bir tekrardı. Aynanın karşısına geçtiğinde yüzünde görünen çizgiler, yılların yükünden çok, tüm unutulmuş anların ağır maskesini taşıyordu. Gözlerinin içine bakmaya korkuyordu. Çünkü orada saklı olan sessiz savaşlar, konuşmaya cesaret edemediği kelimelerden çok daha gürültülüydü.
Her gece aynı saatte uyanıyordu, sanki içinden yükselen ince bir fısıltı kaldırıyordu onu. O ses ne bir söz ne bir emirdi, sadece var olmanın hatırlatıcısıydı:
"Hâlâ buradasın."
Uyanıp, el yordamıyla çaydanlığı buluyor, suyu doldurup bekliyordu. Bu bekleyişte zaman, hiç akmayacakmış gibi ağır ve donuk duruyordu. Pencereden dışarı bakarken gözleri karşı apartmana takılıyordu. Her şey solgun, renksiz, boğucu bir ağırlığın altında eziliyordu.
Geçmişi üzerine ağır bir örtü gibiydi ve anlatmaya çekindiği, kendisine bile söyleyemediği anılarla doluydu. Kelimeler onun için bir yıkım riskiydi. Dudaklarından dökülen cümleleri, derinlerde kırılmış bir camdan çıkar gibi titrek ve kırılgandı. Bu yüzden çoğu zaman içindeki kopan fırtınayı dışarıya yansıtmamak için susmayı tercih ediyordu.
Zihninde dolaşan düşünceler, karanlık bir koridorun içindeki uğultular gibi sessizce çarpışıyordu. Bir yanda umutsuzluk, diğer yanda direnç… İkisi de güçsüz, ikisi de yarı baygın. Onun dünyasında zaman, bulanık bir nehir gibi akıyor, fakat hiçbir kıyıya ulaşamıyordu.
O gece, göğsünün tam ortasında ağır bir taş vardı sanki. Bir rüyanın gölgesinden daha fazlasıydı. Yüzü olmayan kalabalıklar, kıvrılan koridorlar gördü. Hatırlayamadı.
Çayı unutup pencereye yaklaşmadı. Sırtını duvara yaslayıp olduğu yerde kaldı. Parmak uçlarında bir kıpırtı, boğazında sıkışan bir düğüm vardı. Ne korku ne umut… Sadece bedeninde bir tuhaflık, varlığının ağırlaşmasıydı. Bedenini sarıp sarmalayan bu garip ağırlık, sanki derinlerden gelen bir çağrıydı. Henüz adını koyamadığı bir işaret, zamanın çatlaklarında gizlenmiş bir fısıltıydı. İçindeki boşluk büyüyordu, her geçen an biraz daha fazla yer kaplıyor, onu içine çekiyordu.
Ve tam o anda...
Yer sarsıldı. Önce dolap kapakları titredi, ardından avizeler hafifçe sallandı. Duvarlar adeta nefes almaya başladı. İçlerinde bilinmeyen bir canlı uyanıyordu. Dünya ayağının altından çekiliyordu.
Ellerini zemine koyduğunda toprak canlandı, taşkın bir öfkeyle kabardı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Boğazından kopan çığlık, insani bir korkudan değil, yılların birikmiş yıkımının dışavurumuydu.
Öyle bir titreme sardı ki bedenini, kalbi göğsüne sığmayan bir kuş gibi çırpınıyor, kanatlarını açıp uçmaya hazırlanıyordu ama bir türlü özgürlüğe kanat çırpamıyordu.
Ve sonra…
Her şey karardı.
Bir Çığlığın Ardından
Kalabalığın içinde, insan seslerinin uyumsuz uğultusu arasında bir gök gürültüsü gibiydi çığlığı. Bu çığlık, yığınlar altında ezilmekte olan bir ruhun umutsuz mücadelesiydi. Duyup dehşete düşmemek görüp çıldırmamak mümkün değildi.
Yaşadığı kargaşanın ne olduğunu dahi anlayamadan yere düştü ve kendini kaybetti. Bir süre sonra sessizlik kapladı zifiri karanlığı…
Kendine geldiğinde düşünceleri belirsiz bir korkunun içine hapsolmuştu. Kalbi hızla çarpıyordu. Onun için kaçınılmaz bir kader olan o anda nefes almak için mücadele etti. Her nefes alışında burun deliklerinden giren soğuk beton kokusunu ve ciğerlerindeki acıyı hissediyordu. Birkaç dakika öylece kalakaldı. Karanlık tüm benliğini sarmışken can havliyle hızlıca olanları anlamaya çalıştı. Geçen süre boyunca sürekli terlemişti. Teninin değdiği beton ıslanmıştı ve hissettiği soğuk yüzünden titriyordu. Yaşadıklarını anlamlandıramadıkça paniklemekte ve içindeki karmaşa büyümekteydi. Bulunduğu durumdan kurtulma umuduyla hareket etmeye çalıştığında bacağındaki acı beyninde zonkladı. Bir süre kıpırdamadan bekledi ve son nefesini harcadığını kabullenerek istemsizce inledi. Çaresiz durumda kalmanın verdiği ürpertici korkuya daha fazla dayanamadı ve gözleri yavaşça kapandı.
Baygın geçen uzun saatlerin ardından göz kapaklarını hafifçe araladı ve yeniden kendine geldi. Ne olduğunu hatırlamaya çabalarken bacağının acısı ile durumunu anımsadı. Sadece başının önünde biraz boşluk kalmış, bedeni ise kırık tahta parçaları ve beton arasında sıkışmıştı. Kapana kısıldığı bu yerde gücünü toplayıp, son bir gayretle, kurtulma hamleleri yaptı. Her hamlesiyle daha çok ezildi bedeni. Daha önce yaşadığı kıyameti adeta yeniden yaşıyor gibiydi. Üstelik midesi de bulanmaya başlamıştı. Onun için zindana dönüşen bu daracık alanda, beton parçaları arasında en ufak mücadelesinin ne kadar ölümcül olabileceğini kavramıştı artık.
Öngörebildiği bu olasılığın çaresizliği içinde hiç kıpırdamadan beklerken sonunun ölüm olacağı fikrine inanmaya başlamıştı artık. Yorgun bedeni usulca uykuya dalarken ölüme doğru iyice yaklaştığının farkına vararak teslimiyete hazırlandı ve dua etmeye başladı.
Saatler geçtikten sonra daldığı uykudan uyanmasına sebep olan cılız bir ses duyuldu.
“Sesimi duyan var mı?”
Kendini duyurabilmek için olanca gücünü harcadı ve ruhunun derinliklerinde yeni doğan bebeğin ilk ağlamasına benzer bir çığlık attı. Bu kez duyduğu insan seslerinin uyumsuz uğultusu arasında uzanan eller onu kurtarmıştı ancak öncesinde yaşadığı çöküş, doğum lekesi gibi hep onda kalacak, hiç silinmeyecekti.
Yüzeye Çıkarken
İlk günlerde insanlar çoktu. Gelenler, soranlar, ağlayanlar, geçmiş olsun diyenler, gözleriyle merhamet gösterip dilleriyle unutanlar… Her biri bir parça acıyı üstleniyor gibi görünüp bir süre sonra kendi gündemine dönüyordu. Ama onun gündemi, hiçbir zaman değişmedi. Enkazın altına gömülen yalnızlığı, hâlâ göğsünün tam ortasında yatıyordu. Sadece adı konmamıştı.
Yatağının kenarında, tekerlekli bir sandalyede otururken odanın köşesine bakıyordu. Duvarlar, ona doğru eğilmiş gibiydi. Sanki orada da bir çöküş anı bekliyordu. Her sabah gözlerini açtığında bir anlığına nerede olduğunu unutuyor, sonra ciğerlerine dolan yetersiz hava ve bacağındaki sızıyla hatırlıyordu. Hayattaydı.
Gerçekten hayatta mıydı?
Bedenine dokunan eller, pansumanlar, ilaç kokusu... Tüm bunlar gerçekti. Ama ruhu hâlâ karanlık, daracık bir boşlukta, kıpırtısız yatıyordu. Onu çıkaran ellerin uzandığı yere ulaşmamıştı henüz. Belki de ulaşmayacaktı.
O geceden kalan sesi taşıyordu içinde:
"Sesimi duyan var mı?"
Duyduğu o ses, bir başkasına mı aitti, kendine mi, hâlâ bilmiyordu. Belki de o sesi hiç duymamıştı, belki zihni onu ölümle yaşam arasına sıkıştığı yerde icat etmişti. Ama kulaklarının içinde hâlâ uğulduyor, gece gözlerini kapattığında, tavanı yırtar gibi yükseliyordu. Uykuya dalamıyordu, çünkü gözlerini kapadığında karanlık artık huzur değil, ağırlıktı. Üzerine çöken, nefesini kesen bir hayal değil, bir hatıraydı. Geceleri parmak uçlarıyla yatağın kenarına dokunuyordu. O an, çarşafa değdiğini bilmek bile ona yeterli gelmiyordu. Çünkü o parmak uçları hâlâ betona gömülü, hâlâ kanla karışık tozla sıvanmış gibiydi.
Zamanla ziyaretçiler azaldı. Kapı daha az çalınır oldu. Onunla konuşurken gözlerini kaçıranlar, artık tamamen susuyordu. Hakkında yazılan haberler durdu, ekranlarda başka acılar gösterildi. O, kendi enkazının altında unutulmuş bir detay haline geldi.
Bir sabah, dışarı çıkmak istedi. Bastonu eline aldı, kapıya doğru yürümeye başladı. Bacağı hâlâ zayıftı, ama ruhu daha da zayıftı. Adımlarını değil, yüreğini sürüklüyordu aslında.
Sokağa çıktığında ışık fazla geldi gözlerine. Her şey çok parlak, çok hızlı ve çok yabancıydı. İnsanlar yürüyordu, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Oysa onun için her adım, yerin altında kalmış bir çığlığın artçısıydı. Her gülüş, ona ulaşmamış bir yardım eli kadar uzaktı.
Bir çiçekçi dükkânının önünde durdu. İçeri girip üç karanfil aldı. Kırmızı, beyaz ve solgun pembe… Renklerin anlamı yoktu onun için, sadece bir yük taşıyordu her biri.
Yıkılmış evinin yerinde şimdi bir boşluk vardı. Şantiye şeritleriyle çevrili, taş ve toprakla dolu bir alan. O alana yaklaştı, demir parmaklıkların hemen önüne geldi. Yutkundu. Eğildi, çiçekleri yere bıraktı. Bir süre eğik durdu. Ellerini dizlerine koydu, başını eğdi. Sonra doğrulmadan sadece mırıldandı:
"Ben çıktım. Ama sen hâlâ oradasın. Biliyorum."
Hatıraların sızısıyla titreyen kalbini orada bıraktı ve arkasını dönerek yürümeye başladı. Bu sefer bastonunu daha sıkı tuttu. Bastonu, adımlarını değil, acısını taşıyordu.
Bazı insanlar enkazdan kurtulurdu, bazıları ise enkazın kendisi olurdu.
Barış Diri - Derinden


YORUMLAR