AĞACIN GÖZYAŞI
31 Mart 2026, 11.45 A- A+
Bir zamanlar, henüz defterlerinin sayfalarıyla arasında herhangi bir çizgi çekilmemişken, yani yazının neye dokunduğunu tam olarak bilmeden, yalnızca kokusunu bildiği günlerde… Kitaplarını ve o iki zavallı defteri gazete kâğıtlarına sarardı. Her şey çok kırılgandı. Hem kâğıt, hem kelimeler, hem o.
Fakat o günlerde başka bir şey daha öğrendi: Yokluğun kendini sessizce var ettiğini.
Kapladığı gazete kâğıtları uçlarından kıvrıldığında ya da gevşeyip düşmeye başladığında neyle yapıştıracağını bilemedi. Bant yoktu. Uhu yoktu. Ama kiraz ağaçları vardı. Bahçede, sessiz sedasız duran, gövdeleri zamanla kalınlaşmış, içlerinde nice yıl biriktirmiş kiraz ağaçları.
Bir gün o ağaçlardan birinin gövdesinde, dışı kabuk bağlamış ama içi hâlâ yapışkan olan, kehribar renginde bir parça gördü. Hafifçe dokunduğunda parmak uçlarında kaldı. Sanki ağaç, içinden bir acıyı sızdırmış da zamanla kuruyup donmuştu. Çocuk ona “ağacın gözyaşı” dedi. Öyle de kaldı adı.
O gözyaşlarını topladı. Her birini küçük bir kabın içine koydu. Sonra babaannesinin kalaylı tenceresini gizlice aldı. İçine biraz su ekleyip o sarı parçaları ısıttı. Buhar yüzüne vurduğunda, ne yapmaya çalıştığını tam anlayamamıştı. Belki de sadece bir şeyi dönüştürmenin peşindeydi. O yapışkan sıvıyı bir şurup şişesine doldurup üzerine kalemle “UHU” yazdı. Etiketin harfleri yamuktu, ama niyeti dümdüzdü.
Tabii ertesi sabah babaannesi o tencereyi bulunca kıyamet koptu. Sesler yükseldi. Kapağı eğilmiş tencereyle birlikte o da eğildi, bir köşeye saklandı. O an, “icadının” en gerçek karşılığını gördü: Dayakla karışık bir hayret, hayretle örtülü bir öfke.
Sonra hem çocuğun hem de ağacın gözyaşları duruldu. İçlerinde yapışkan bir yalnızlık kaldı. Ama yılmadı. Çünkü o gözyaşlarını tanımıştı bir kere. Ağaç, kimseye söylemediği derdini kabuğundan akıtıyordu.
Yıllar geçti. Lisede, TÜBİTAK yarışmasına “Sıcaklığın Uzaktan Algılanması” projesiyle katıldı. Küçük elleriyle büyük bir cihaz yapmıştı. Yarışmada dereceye girdi.
Verilen ödülü bankadan almaya yaşı tutmuyordu. Görevliler parasını teslim etmek istemediler. O da yaşı kadar küfür savurup bankadan kaçtı. Yakaladılar. Müdire hanım, çocuğu gözyaşları içinde teselli ederek verdi parayı.
O gazete kaplı defterlerin içinde büyüyen tek şey yazılar değildi. İçinde bir şey vardı. Belki küçük bir fidan, belki de bir çocuğun ağaca sarılarak öğrendiği sabır.
Yokluk, yoksulluk değildir. Yokluk, bazen kendi “r-uhunu” üretmektir.
Peki ya siz, hiç ağlayan bir ağacın gövdesine dokundunuz mu? Baba niyetine kollarınız acıyana, yüzünüzde kabuk izleri olana kadar sarıldınız mı?
Ve hiç kendi r-uhunuzu ürettiniz mi?
Emel Taşçıoğlu - Ömrüm
https://www.youtube.com/watch?v=xAdgK065HOQ
https://www.youtube.com/watch?v=xAdgK065HOQ


YORUMLAR
Birer hatıra oluveriyor o seken kurşunlar ve sabır taşmaları kelimelere dönüşüyor…
Zarif yorumunuz için teşekkür ederim.