gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

Ödül...

10 Nisan 2026, 11.10
A- A+
TÜBİTAK Proje Yarışması’ndan aldığım para ödülü, avucuma ilk kez yüklüce dokunan paraydı. Gözlerim, kâğıdın bastırılmış mürekkebine değil, içindeki imkâna takılıp kaldı.

Yatılı okulun girişindeki demir parmaklıkların arasından çocuk bedenimle neredeyse bir duman gibi süzülüp geçebiliyordum. Karşı apartmanda oturan o kızı da işte bu geçişlerin birinde tanımıştım. Ama bu hikâyede, saçım uzun diye okul müdürünün derin bir makas atması ve berberde saçımın üç numaraya vurulmasıyla, el ele tutuşma, göz göze gelme sonlanmıştı. Belki üç kiremit oynarken kafama çarpan taşın dikiş izlerini, belki de o sivri kafalı kasaba çocuğunu göstermek istemedim. "Ben onu saçı için mi sevdim?" diye haber gönderse de birbirinden uzak iki çocukluk kalmıştı geriye. Böylelikle o kızın yörüngesinde bile dönmeden, kendi açlığımın merkezine çekildim.

Hikâyeyi birilerine anlatacak olsam, “Pastanelerde kız arkadaşımla savurdum bütün ödülü” diyebilirdim belki. Ama “Hayır,” dedim içimden, “o parayla doydum önce.”

Bir türlü sevemediğim yatılı okul yemekleri yerine dışarıdan yemekler yedim, doydum. Atari oynadım günlerce. Doymak ne kelime, bıktım. Sonra bir daha asla oynamadım.

Çünkü bazı açlıkların panzehiri, onunla günlerce yan yana kalmakmış meğer. Çocuk aklımla, bu yöntemi keşfetmiştim. Bir keresinde hiç muz yemediğimi fark ettim, bir kilo aldım, hepsini oracıkta mideye indirdim. Kabız oldum ama merakımı da sindirdim o arada. Artık muz, sadece bir meyveydi.

Bu doymanın büyüsüne kapıldım sonra. Lunaparkta çarpışan arabalara bindim, sarhoş oldum dönmekten. Sınıfta kimse yokken tebeşirle tahtayı bir ressamın hışmıyla boyadım. Gizli gizli bakkaldan fıstık aldım, kimseyle paylaşmadan yedim. Çizgi romanları, dergileri, şiir kitaplarını yuttum bir nefeste.

Çok sonraları iş büyüdü, ben de büyüdüm. Aç kalmanın kendisi bir ritüele dönüştü. Bilerek ve isteyerek susadım mesela. Bir diziye göz ucuyla bakmadım haftalarca, sonra bir gece sabaha kadar bütün bölümleri yuttum. Yutarken zamanın tadını aldım. Zaman denilen şey bile doymuyordu bazen.

Ama şunu da fark ettim: “Çok”, her zaman doyurmuyordu. Arkadaşımın avuç içi kadar verdiği leblebinin tadı, bakkaldan alınan külah dolusu leblebiden başka bir lezzetti. “Az”, bazen “çok”tan fazlaydı. Bunu anlamak yetmedi bana, yetinmeyi de öğrendim. Bölüştüm, paylaştım, azalttım elimdekini. Gönlümdekini büyüttüm.

İnsanlarla paylaşmak yetmediğinde, sokaktaki kedilere döndüm. Yüreğimi dağlayan serçelerin, kuşların açlığını gördüm. Bir gün sabah ezanında kalktım, pencereye buğday serptim. Doyan sadece kuşlar değildi. Kendim de doymuştum. Bir tür suskun, derin, sızılı bir doygunluktu bu.

Sonra öğrendim ki bazı açlıklar var, hiçbir sofrayla dolmaz. Bir çift masum göz mesela, ne kadar bakarsam bakayım, doyamadım. Gülüşen çocukların sesi… Bir sabah, narkozdan uyanırken sevdiklerimi görüvermenin verdiği o garip ve tarifsiz sevinç… Onun tadı sonsuzdu.

Ama yine de bazı şeylere göz doymazdı. Sarma… Fırın sütlaç… Karnım doyar, gözüm doymazdı. Olsun, bu da insana dairdi.

Ve elbette bazı şeyler vardı ki hiç doyasıya yapılamazdı. Çünkü yoktu. Çünkü ulaşılmazdı. Çünkü hayat, bazı cümleleri başlatmazdı bile.

O yüzden söyleyemediğim kelimeler oldu. Yutulmuş cümleler… Ve doyasıya kızamadım hayata.



Ezginin Günlüğü - Eksik Bir Şey
https://www.youtube.com/watch?v=0L7i5Ta53Cg

YORUMLAR

10 Nisan 2026, 13.11
​"Öncelikle bu anlamlı ödül için seni yürekten tebrik ederim; kalemin de ruhun gibi çok aydınlık. Yazdıklarını okurken kendi yolculuğuma rastladım. O tarif ettiğin 'doyumsuzluk' hissi bende henüz beş yaşındayken, anne ve babamı kaybetmemle başladı. Maddi imkanlarla kapanmayan, sadece manevi bir sevgiyle doyurulmaya çalışılan ama hep bir yanı eksik kalan o büyük boşluk... İnsan neyi severse sevsin, neye sahip olursa olsun, o ilk sevginin yerini hiçbir şeyin tutmadığını anladığı an büyüyor aslında. Bu içten paylaşımın bana yalnız olmadığımı hissettirdi, kalbine sağlık."
10 Nisan 2026, 21.58
Değerli Nass.,

Yaralar benzer olunca duygular da benzer oluyor. İçten sözleriniz için teşekkür ederim. 

Aslında bu yazı da diğerleri gibi "o" zamiriyle, çocuk üzerinden anlatılmıştı.  Çünkü bana üzülünmesini istemiyordum. Blogta paylaşırken ise daha doğru olacağını düşünerek bir istisna yaptım ve "ben" anlatımını tercih ettim. Yine de tereddüt içindeyim. Umarım kimse "bana" üzülmez...


Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın