Sessiz Kumların Hükmü
10 Temmuz 2026, 12.16 A- A+Urfa sıcağının bile damlara ulaşamadığı o geç yaz gecesinde, gözlerden ustalıkla saklanan bir misafir sokuldu aralarına. Ne sesi vardı ne gölgesi. Yalnızca bir anlık, neredeyse duyuların bile algılayamayacağı kadar hafif bir titreşimle geçti havadan. Kumun altından gelen bir sır gibi, sezilmeyen, fakat tenin sezgisine değen incecik bir esintiydi.
Sivrisinek değildi ancak onunkine benzer bir maharetle, kımıldamadan durmayı bilen bir hayaletti bu: Kanatlarının sessizliğine gömülmüş, dişi bir tatarcık .
Ömer, o gece damın serin toprağına sırtını yaslamıştı. Gözlerinde yarı uykulu bir uzaklık, kulaklarında rüzgârın gülibrişim ağaçlarının yapraklarında gezinip duran alçak sesi… Belki yıldızlara gömülmüştü, belki de kendi içine. İşte o sırada, incecik bir iğne ucu gibi değdi parmak ucuna o ilk işaret. Ne acıdı ne kaşındı, sadece yabancı bir selam gibi fark edilmeden geçti ve gitti. Yine de izini bıraktı.
Günler aktı, mevsim devrildi. O minicik nokta, tenin üzerinde bir yaprağın titreşimi kadar hafif, bir düşüncenin tenle buluşması kadar sessizce kıpırdanmaya başladı. Önce utangaç bir kabarıklık, sonra büyümeye başlayan bir kızarıklık… Deride beliren küçücük bir tümsek, göz ucuyla fark edilse bile önemsenmeyecek kadar silik…
“Böcek ısırığıdır,” dedi Ömer. “Ya da belki bir arının uykulu öpücüğü.”
Ama geçmedi. Aksine, kendi içinde derinleşti. Çevresi sertleşti, ortası kurudu, sonra içten içe çatladı. Deri altında ağır ağır soluyan bir yara gibi, kapanmayan, her gün yeniden açılan. Ömer her sabah önce şaşkınlıkla, sonra merakla, ardından da bir tür kaygıyla baktı o noktaya. Kabuk soyuldu, altından taze bir tabaka doğdu. Ama her yenilenmede yara biraz daha karardı, biraz daha içeriye çekildi. Adeta teninin altındaki kemiğe değiyordu artık.
Ve tek bir izle yetinmedi. Başka yerlerde de kıpırdanmalar başladı: Kolunun iç kısmında, omzunun köşesinde, boynuna yakın bir yerde… Hepsi aynı yavaşlıkla, aynı sabırla… Derisi, suskun bir çöl gibi çatladı. Yaralar büyüdü, lakin bağırmadılar, sessizliği seçtiler. Ömer de sessizdi, sakladı. Komşuların dili uzundu, okul arkadaşlarının bakışları keskindi.
“Geçer,” dedi. “Bir krem sürerim, olur biter.” Geçmek bir yana, bedenin haritasında koyu lekeler gibi çoğaldılar. Derisinin altında bir öykü yazılıyordu artık. Ömer onu yalnızca aynada değil, geceleri uykuyla uyanıklık arasında da okuyordu. Rüyalarında deri konuşuyordu, çatlaklardan fısıldıyordu.
“Ben buradayım,” diyordu yara. “Seninle büyüyorum.”
Annesi fark etti. Toprak kokan elleriyle elini tuttuğunda, gözleriyle kabuğun altına baktı. Ve Ömer sustu. Geceleri öksürük gibi bastıran korkularını yutkundu. Babasıysa sadece sustu. Erkekler bazı yerlerde susarak konuşurlar çünkü. O sofrada kaşığın tıkırtısı bile konuşmaların yerine geçmişti artık.
Kasabanın yorgun doktoru, çok şey söylemeden baktı yaralara. Alışkın bir yüzle ama gözlerinin kenarında o tanıdık hüzünle...
“Bizim buralarda eksik olmaz,” dedi kısık bir sesle. “Hele yaz sonlarında.”
Yaralar genişledi. Fakat Ömer de büyümeye devam etti. Derisi artık bir haritaya benziyordu; her kabuk, her iz, o yazdan kalma birer mühür. Önce utanmayı öğrendi, sonra saklamayı, ardından taşımayı. Gömleğin kolu biraz daha uzun, bakışlar biraz daha kısa tutuldu. İzler çoğaldı ancak Ömer konuşmadı. Zira bazı suskunluklar, yara gibi derine gömülür ve orada zamanla şekil değiştirir.
Bu izler öldürmezdi. Yine de dokunurdu insana. Yalnızca tenine değil, bakışına, yürüyüşüne, sustuğunda içine çektiği havaya… Deride başlayan bu öykü, ruhunun kıyılarına kadar sokulmuş bir misafirlikti. Sessiz ama inatçı, küçük ama unutulmaz…
Yıllar sonra bir akşam, yıldızların altında, Ömer yine aynı damın serinliğine yaslandı. Gecenin göğsü serin, sessizliği ise usta bir zanaatkârın dokunuşu gibiydi. Eski yaralardan biri hâlâ kabukluydu, bir diğeri solmuştu. Fakat yüzünde yeni bir şey vardı artık. Belki zamanla yoğrulmuş bir direnç, belki yalnızlığın kendince verdiği bir duruş.
Kumların hükmü geçiciydi belki ancak geride kalan izler, yalnızca yara değildi. Bir bakıştı, bir öyküydü, suskunluğun içinden doğmuş sessiz bir hatıraydı. Ve o hatıranın içinde, her yara bir mevsim, her kabuk bir zaman, her iz bir ömrün küçücük ama derin bir parçasıydı. Sessizce büyüyen ancak bağırmadan geçip giden, unutulmayan bir yaz gibi…
Dersini anlattığı hastalığın izini, alnına yazılmış bir kader gibi yüzünde taşıyan Ömer Hocama…
Bulaşıcı Öyküler (Şark Çıbanı - Kutanöz Leishmaniasis)


YORUMLAR