gamyun.net'i doğru görüntüleyebilmek için tarayıcını güncellemelisin, güncelleyemiyorsan başka bir tarayıcıyı ücretsiz yükleyebilirsin.

BLOG

İYİ NİYET MESELESİ

31 Ekim 2026, 15.26
A- A+
Geçenlerde bir arkadaşım, yıllardır görüşmediği birinden söz etti. Adamın kendisine yaptığı haksızlıkları anlattı. Epey üzülmüş, zamanında çok da kırılmıştı. Ama konuşmasının sonunda öyle bir cümle kurdu ki anlattıklarından çok o cümle aklımda kaldı. “Yine de kötü biri değildi. Niyeti iyiydi.”

İlginç geldi. Adamın yaptıkları ortadaydı. Arkadaşım hâlâ o günlerin kırgınlığını taşıyordu. Ama bütün bunların üzerine bir de iyi niyet ekleyerek yaşananları biraz hafifletmeye çalışıyordu sanki.

Sonra düşündüm. Günlük hayatımızda ne kadar sık duyuyoruz bu sözü. “Ben senin iyiliğin için söyledim.” Hatta bu cümleyle ilk tanıştığımız yer çoğumuzun kendi evi. Çocukluğumuzdan itibaren annemizden, babamızdan defalarca duymuşuzdur. “Oğlum, senin iyiliğin için söylüyorum.” ya da “Kızım, biz senin kötülüğünü mü isteriz?” İstemezler elbette. Bundan şüphe etmek bile haksızlık olur. Ama yıllar geçiyor, büyüyoruz, kendi kararlarımızı vermeye başlıyoruz, yine aynı cümle çıkıyor karşımıza. Bir süre sonra aklımdan geçmiyor değil: Herkes bizim iyiliğimizi düşünmekle bu kadar meşgulken, biz kendi iyiliğimizi düşünmekten bu kadar mı aciziz?

Üstelik iş yalnızca aileyle de bitmiyor. Arkadaşımız, eşimiz, dostumuz, hatta hayatımıza daha dün girmiş biri bile neyin bizim için daha iyi olduğunu bizden önce çözmüş olabiliyor. İşin komik tarafı, biz de başkalarına aynı şeyi yapıyoruz. Kendi hayatımızda kimsenin karışmasını istemediğimiz kararlara gelince son derece hassasız. Ama söz konusu sevdiğimiz biriyse onun ne yapması gerektiğini anlatmakta hiç zorlanmıyoruz.

Geçenlerde bir aile sofrasında buna benzer bir konuşmaya denk geldim. On yaşlarında bir çocuk, büyüyünce aşçı olmak istediğini söyledi. Babası gülerek, “Önce bir doktor ol da yemek yapmaya vaktin kalırsa yaparsın.” dedi. Masadakiler de güldü. Çocuk da güldü ama bir daha konuyu açmadı. Babasının kötü bir niyeti yoktu. Hatta muhtemelen birkaç gün sonra çocuğun ne söylediğini bile hatırlamayacaktı. Ama o akşam çocuğun yüzündeki heyecanı hatırlıyorum. Bir de konuşmanın nasıl bir anda kapandığını.

Bizim evlerde buna benzer sahneler pek yabancı değil. Çocuk bir şey anlatmaya başlar, “Büyüklerin sözüne karışma.” denir. Bir konuda fikrini söyler, “Sen daha çocuksun, ne anlarsın?” cevabını alır. Misafir geldiğinde uslu uslu oturması beklenir. Biraz hareketlense “Ayıp oluyor.” diye uyarılır. Sonra aynı çocuk büyüyüp kalabalık içinde iki kelime konuşmaya çekindiğinde, “Biraz girişken ol, kendini göster.” deriz.

Bir arkadaşımın kızı üniversite sınavına hazırlanıyordu. Kızın aklında grafik tasarım okumak vardı. Çizim yapmayı seviyordu, kendi kendine programlar öğrenmişti, hatta küçük işler almaya başlamıştı. Babası ise hukuk okumasını istiyordu. “Avukat olursun, hayatın garanti olur.” Kız çizimlerini gösterdiğinde babası beğeniyordu. Ama konu meslek seçimine gelince aynı cümleyi tekrarlıyordu. “Bunları hobi olarak da yaparsın.” Sonunda kız hukuk fakültesine girdi. Babası herkese gururla anlattı. Aile yemeklerinde kızının başarısından söz etti. Kız da kimseyi üzmemek için gülümsedi.

İki yıl sonra okulu bıraktı. Babası çok şaşırdı. Oysa kız iki yıldır mutsuz olduğunu söyleyip duruyordu. Babası da her seferinde zamanla alışacağını söylüyordu. Kızın kaybettiği yalnızca iki yıl değildi. Bir süre sonra başka bir bölüm seçmeye de çekinir olmuştu. Çünkü bu kez yanlış karar verirse evde neler konuşulacağını az çok tahmin ediyordu. Babası kızının iyi bir mesleği olsun istemişti. Kız ise babasını üzmemeye çalışırken kendi istediği meslekten uzaklaşmıştı. İkisi de birbirini seviyordu. Yine de aynı evde birbirlerini anlamakta zorlanmışlardı.

Bu mesele üniversite çağına gelince başlamıyor. Daha küçükken de benzer şeyler yapıyoruz. Çocuk ayakkabısını bağlamaya çalışıyor, geç kalacağız diye biz bağlıyoruz. Çantasını hazırlıyor, eksik bir şey kalmasın diye yeniden kontrol ediyoruz. Arkadaşıyla tartışıyor, hemen diğer çocuğun annesini arıyoruz. Öğretmeniyle bir sorun yaşıyor, daha çocuk ne olduğunu anlatmadan okula telefon ediyoruz. Hepsinin bir sebebi var. Sabah işe yetişeceğiz, çocuk üzülmesin istiyoruz, başına bir şey gelsin istemiyoruz. Bunları yaparken çoğu zaman ne kadar alışkanlık hâline geldiğinin farkına bile varmıyoruz.

Bir arkadaşım, on altı yaşındaki oğlunun hiçbir sorumluluk almak istemediğinden yakınıyordu. Odasını toplamıyor, okul işlerini takip etmiyor, en küçük sorununda annesini çağırıyordu. Bir gün konuşurken annesine sordum: “Sabahları onu kim uyandırıyor?” “Ben.” “Çantasını kim hazırlıyor?” “Kendi hazırlıyor ama ben kontrol ediyorum.” “Ödevlerini?” “Yapıp yapmadığına bakıyorum.” “Peki, neyi kendi yapıyor?” Kadın biraz düşündü, sonra gülerek, “Telefonunu şarj etmeyi hiç unutmuyor!” dedi.

Hepimiz güldük. Annesi de güldü. Ardından, “Vallahi doğru söylüyorsun, ben de rahat bırakmıyorum çocuğu.” diye ekledi. Bir süre oğlundan konuşmaya devam ettik. Kadın, çocuğun hiçbir şeyi düşünmediğini söylüyordu. Oysa anlattıklarından, evde düşünülmesi gereken pek çok şeyi zaten kendisinin düşündüğü anlaşılıyordu. Sabah kaçta kalkılacağı, hangi ödevin ne zaman yapılacağı, çantaya ne konulacağı… Çocuk bir şeyi unutsa annesi hatırlatıyordu. Annesi hatırlatmayı unutsa bu kez çocuk annesine kızıyordu.

Böyle bir alışkanlığı değiştirmek kolay olmasa gerek. Yıllarca çocuğun peşinden koşmuş bir anneye bir sabah hiçbir şeye karışmamasını söylemek de pek gerçekçi değil. Üstelik her çocuğun yaşı, ihtiyaçları ve yapabildikleri farklı. Ama o konuşmadan sonra arkadaşımın söylediği bir söz aklımda kaldı: “Ben onun yerine o kadar çok şey düşünmüşüm ki düşünmesine fırsat kalmamış.”

Yurt dışında yaşarken çocuklarla ilgili dikkatimi çeken küçük ayrıntılar oluyor. Mesela bir kafede çocuk kendi siparişini vermeye çalışıyor. Kelimeyi yanlış söylüyor, biraz duraksıyor, sonra yeniden deniyor. Yanındaki yetişkin hemen araya girmiyor. Başka bir yerde küçük bir çocuk kasada parasını sayıyor. Arkasında bekleyenler var ama annesi aceleyle parayı elinden alıp ödemiyor. Çocuk hesabı karıştırıyor, tekrar sayıyor. Sonunda ödüyor. Bunlar elbette her ailede böyle değil. Burada da çocuklarının her işini üstlenen anne babalar var. Türkiye’de de çocuklarına erken yaşta sorumluluk veren pek çok aile tanıyorum. Yine de bu küçük sahneler bana bizim evlerde yaşananları hatırlatıyor.

Bizde çocuk kasada biraz oyalanınca çoğu zaman “Ver bakayım, ben halledeyim.” deriz. Garson sipariş almaya geldiğinde çocuk konuşmaya çalışırken “Ona bir köfte, bir de ayran.” diye hemen söze gireriz. Çocuk para üstünü sayarken beklemeye tahammül edemeyiz. Sonra büyüyüp tek başına bir işini halletmesi gerektiğinde çekingen davranmasına şaşırırız. Belki de mesele çocuğun beceriksiz olması değildir. Yıllardır acelemiz olduğu için onun yapabileceği şeyleri de biz yapmışızdır.

Bir de şu meşhur “El âlem ne der?” meselesi var. Çocuk bir şey giymek ister, yakışsa bile çevre ne düşünür diye vazgeçirilir. Bir bölüm okumak ister, akrabaların ne söyleyeceği konuşulur. Bir iş kurmak ister, “Milletin çocuğu memur oldu, sen ne yapıyorsun?” denir. Bazen kendi istediğimizden çok başkalarının ne düşüneceğini hesaplarız. Çocuk da büyüdükçe aynı hesabı yapmaya başlar. Bir karar vermeden önce kendi isteğini değil, kimin ne diyeceğini düşünür. Sonra bir gün ona “Milleti bu kadar kafana takma.” deriz.

Aslında bu alışkanlıkların çoğunu biz de bir yerlerden öğrendik. Annemiz babamız nasıl büyüdüyse bizi de öyle büyütmeye çalıştı. Onların çocukluğunda hata yapmanın bedeli daha ağır olabilir, imkânlar daha kısıtlı olabilir. Güvenli bir iş, düzenli bir maaş, kimseye muhtaç olmamak onlar için çok önemliydi. Bugün de önemli elbette. Ama çocuklarımızın önündeki seçenekler bizim gençliğimizdekilerle aynı değil. Bizim hiç duymadığımız meslekleri seçebiliyor, bizim bilmediğimiz işlerde çalışabiliyorlar. Hâliyle onları korumaya çalışırken kendi bildiğimiz dünyaya da çekmeye çalışıyoruz.

Bir çocuğa bisiklet sürmeyi öğretirken önce bisikletin arkasından tutarız. Dengesini bulmasına yardım ederiz. Düştüğünde kaldırırız. Ama bir gün elimizi bırakmamız gerekir. Çocuk birkaç metre kendi başına gittiğinde seviniriz. Sonra dönüp bize bakar. O an yüzündeki mutluluğu görürüz. İşte o birkaç metre çok şey anlatıyor. Biz arkasından tutarken güvende hissediyordu, bıraktığımızda ise kendi başına yapabildiğini gördü.

İyi niyetin yetişkinler arasındaki hâli de pek farklı değil. Bir arkadaşımızın ilişkisine karışıyoruz. Eşimizin kararlarını eleştiriyoruz. Kardeşimizin iş değiştirmesine karşı çıkıyoruz. Hepsinin sonunda aynı savunma hazır: “Ben senin iyiliğini düşünüyorum.” İşin ilginç tarafı, söylediğimiz şey güzel sonuçlanırsa ne kadar haklı olduğumuzu anlatıyoruz. Kötü sonuçlanırsa niyetimizin iyi olduğunu hatırlatıyoruz. “Ben böyle olacağını nereden bilebilirdim?” Elbette bilemeyebiliriz. Zaten başkasının hayatında neyin nasıl sonuçlanacağını her zaman bilmemiz de mümkün değil.

Bütün bunları yazarken kendimi bu işin dışında tutmuyorum. Ben de sevdiğim birinin yanlış yaptığını düşündüğümde hemen uyarmak istiyorum. Hatta kimi zaman söylediklerimi dinlemeden karar vermesine içerlediğim oluyor. Sonra dönüp bakıyorum, onun yanlış yapmasından çok benim söylediğimi dinlememesine kızmışım. Bunu fark etmek pek hoşuma gitmiyor ama doğru. Yardım etmek isterken haklı çıkmayı da beklediğim zamanlar olmuş.

Elbette sevdiğimiz birinin ciddi bir tehlikeye sürüklendiğini gördüğümüzde sessiz kalamayız. Çocuklarımızın güvenliği söz konusu olduğunda müdahale etmek zorunda olduğumuz durumlar da var. Ama her farklı tercih tehlikeli değil. Her yanlış karar da hayatı mahvetmiyor. Kendi gençliğimi düşününce, zamanında verdiğim bazı kararları bugün vermeyeceğimi biliyorum. Yine de o günleri yaşamamış olsaydım bugün bildiğim pek çok şeyi öğrenemeyecektim.

İyi niyete karşı değilim. Birinin bizi düşünmesi, merak etmesi, gerektiğinde uyarması elbette güzel bir şey. Yalnızca sevdiğimiz kişilerin her kararını doğru bulmak zorunda olmadığımız gibi, onların da bizim söylediklerimizi yapmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Asıl zor olan, sevdiğimiz biri bizim doğru bulmadığımız bir karar verdiğinde de onun yanında durabilmek.

Oğlunun hiçbir sorumluluk almadığından yakınan annenin söylediklerini düşününce aklıma yine o bisiklet geliyor. Çocuk düşmesin diye arkasından tutuyoruz ama bir gün bırakmamız gerektiğini de biliyoruz. Üstelik düşerse yeniden kalkmayı da öğreniyor.

O on altı yaşındaki çocuk da bir sabah okula geç kalabilir. Hatta ertesi gün yine geç kalabilir. Ama belki üçüncü gün alarmını kendi kurar. Bizim hatırlatmamıza gerek kalmadan.

İyi niyetle yapılan her şey iyilik değildir.

YORUMLAR


Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir

Yorum yapabilmek için ÜYE GİRİŞİ yapmalısın