YOLCULUK
03 Mart 2026, 23.17 A- A+
Hayat, aslında daha ilk anda bir mucizevi yarışla başlıyor. Milyonlarca sperm, karanlık, tehlikeli, dar bir tünelde aynı hedefe doğru çırpınıyor. O tünelin sonunda bekleyen tek bir yumurta var. Ve o yarışın galibi... sensin. Sen, o bir tanecik şanslı (ya da belki en kararlı, en dirençli) hücresin. Henüz gözün, kulağın, kalbin yokken bile “ben buradayım” diye haykırıyorsun. İlk zaferin o anda kazanıyorsun.
Ama işte asıl mesele tam burada başlıyor: **O zafer, bitiş çizgisi değil, sadece start çizgisi.**
Doğum anı, maratonun fişeği gibi patlıyor. Sıcacık, güvenli rahimden birdenbire soğuk, gürültülü, ışıklı bir dünyaya fırlıyorsun. İlk nefes, ilk ağlama, ilk temas... Her şey yeniden başlıyor. Artık sadece hayatta kalmak yetmiyor; büyümek, öğrenmek, düşmek, kalkmak, sevmek, kırılmak, onarmak gerekiyor.
Bu uzun maratonun ilk kilometreleri çocukluk: Her adımda yeni bir engel. Dizlerin kanıyor, ama gülüyorsun. Merakın yakıtın, soruların ritmin. “Neden?” diye sordukça yol açılıyor. Sonra ergenlik geliyor; hormonlar pistteki rüzgâr gibi yüzüne çarpıyor. Kim olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da başkalarının gözünden kendini görmeye başlıyorsun. Rekabet başlıyor: Daha hızlı koşan, daha güzel olan, daha çok seven, daha çok sahip olan... Kendini başkalarıyla yarıştırıyorsun, bazen farkında bile olmadan.
Yirmili yaşlar: En hızlı koştuğun bölüm. Enerji tavan, hayaller sınırsız. İş, aşk, kariyer, para, statü... Hepsi aynı anda koşuyor sanki. Bazen sprint atıyorsun, bazen tökezliyorsun. Birileri solundan geçip gidiyor, birileri senin arkanda kalıyor. Ama maraton bu; kimse herkesi aynı anda geçemez. Önemli olan, kendi ritmini bulmak.
Otuzlar, kırklar... Artık nefes nefese başlıyorsun ama dayanıklılığın artıyor. Kas hafızası devreye giriyor. Geçmişteki düşüşleri hatırlıyor, aynı çukura ikinci kez basmamayı öğreniyorsun. Burada tempo düşüyor ama derinlik artıyor. Çocuklar, aile, sorumluluklar... Koşarken artık sadece kendini değil, sevdiklerini de taşıyorsun sırtında. Bazen yük ağır geliyor, bazen o yük seni ayakta tutan tek şey oluyor.
Elli, altmış... Yoruluyorsun, evet. Ama yorgunluk artık düşman değil, yol arkadaşı. Bacakların ağırlaşıyor, eklemler gıcırdıyor ama gözlerin daha net görüyor. Geriye dönüp baktığında, kazandığın madalyalar değil, geçtiğin manzaralar kalıyor aklında. Bir dostun gülüşü, bir çocuğun kokusu, ıslak bir yağmur sonrası toprak kokusu, kırık bir kalp bile... Hepsi yolun parçası.
Ve son kilometreler... Artık finish çizgisi görünüyor. Bazıları hızlanıyor, bazıları yavaşlıyor, bazıları durup etrafına bakıyor. Kimisi “daha bitmesin” diyor, kimisi “hadi bitsin artık” diye içinden geçiriyor. Ama hepsi aynı şeyi hissediyor: Bu maratonu koşarken aslında ne kadar az şeyin gerçekten önemli olduğunu anlıyorlar.
Yolculuk bitiyor mu? Fiziksel olarak evet. Ama belki de asıl yolculuk, geride bıraktıklarınla devam ediyor. Bir çocuğun gözündeki ışık, birinin aklına düşen güzel bir anı, toprağa düşen bir tohum... Sen bitiyorsun ama izlerin koşmaya devam ediyor.
O yüzden, ey yolcu:
Milyonlarca aday arasından seçilmiş biri olarak başlama hakkını kazandın. Şimdi sıra sende: Bu maratonu nasıl koşacağın. Rekabet ederek mi, severek mi, biriktirerek mi, paylaşarak mı? Yarışın kazananı yok belki, ama bitiren herkes bir şekilde zafer kazanıyor.
Çünkü hayat, o ilk spermin yumurtaya ulaşması kadar mucizevi bir başlangıçla başladıysa, her nefeste yeniden mucizevi olmaya devam ediyor.
Koşmaya devam et.
Yavaş da olsa, tökezlesen de...
Önemli olan, o ilk haykırışın ruhunu son nefesine kadar taşımak.
Ve belki de finish çizgisinde, geriye dönüp baktığında şunu söyleyeceksin:
“Değer miydi?”
“Evet… hem de nasıl.”


YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış :( Yazık ama blog sahibi senin yorumunu bekliyor olabilir